DUZCE FORUM - Düzce Resimleri-Düzce Tarihi-Gelenek Görenekleri-Düzce Bilgileri-Düzce Haberleri-Düzce Tanıtımı-Düzcespor - Düzcespor Resimleri - Düzce Depremi - Düzce Üniversitesi - Düzce Portal - Düzce Köyleri
 
*
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
Aktivasyon mailiniz gelmediyse buraya tıklayın.
Kasım 26, 2014, 07:24:05 ÖÖ


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz



Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: Saglik Ansiklopedisi  (Okunma Sayısı 5625 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Escapee81
Özel Üye ++
*****

Edilen Teşekkür
Sayısı: 244
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 4299

Yetki:

Nerden:


Kuyruguna basil(MA)dikca tirmala(MA)yan kedigil...


E-Posta
Durumum:


« : Ocak 12, 2009, 04:29:30 ÖS »

AKCİĞER KAPAĞINDA DARLIK
Pulmoner kapak, sağ karıncık ile akciğer atardamarı arasındadır. Kalp kasıldıktan sonra açılarak kanın akciğerlere geçişini sağlar.

NEDİR?

Pulmoner stenoz, bu kapağın kendisinde, öncesinde veya sonrasında (akciğer atardamarında) veya her üçünde birden darlık olması durumudur. Kanın dar bölgeden geçişini sağlamak için kalbin sağ karıncığı zorlanır ve sağ karıncıkta basınç yükselir. Darlığın derecesine, kulakçık ve karıncıklar arasında delik bulunup bulunmamasına bağlı olarak hastada belirtiler ortaya çıkar.

BELİRTİLERİ NELERDİR?

Darlık ileri düzeyde ise, bazen yaşamın ilk günlerinde müdahale gerekebilir. Daha az darlıklarda, morarma (siyanoz) vb. şikayetler oluşmayabilir, tek belirti kalbinde üfürüm duyulması olabilir. Sağ karıncıktaki kan basıncı yüksek ve darlık önemli ölçüde ise, hastanın herhangi bir şikayeti olmasa dahi sağ karıncığın zorlanmasını engellemek için tedavi edilmesi gereklidir. Sadece pulmoner kapakta olan darlıklarda, kateter yolu ile uygulanan balonla genişletme yöntemiyle (balon valvüloplasti) darlık giderilebilir.

TEDAVİ

Pulmoner kapakta veya arterdeki darlık ciddi olduğunda açık kalp ameliyatı gerekebilir. Ameliyatla, darlığa neden olan dokuların çıkarılması ve yama ile genişletme gibi yöntemler uygulanır. Ameliyat sonrasında dolaşım normale döner ve sağ karıncık basıncı düşer. Hastaların önemli bir kısmında zaten yapısal olarak bozuk olan pulmoner kapak, ameliyat sırasında yama ile genişletmeye bağlı olarak fonksiyonunu yitirebilir. Bu durum hastanın normal gelişimi için bir sorun oluşturmaz. Nadiren hayatın ileri dönemlerinde müdahale gerektirebilir. Hastalıkla kendini gösteren nefes alma zorluğu kalbi doğrudan etkiler. Oksijen yetmezliği yüzünden hemoglobin artarak kalbin kanı pompalamasını zorlaştırır. Bu nedenler, "kalp yetmezliğine" yol açabilir. Hastalık yerleşmişse tamamen düzeltilmesi olanaksızdır ve tedavinin yararı pek azdır. Bu, önlemin tedaviden daha geçerli olduğu bir hastalık örneğidir. Bu arada sigara içmenin etkisi de göz ardı edilemez
 
Pulmoner stenozlu çocuklarda ameliyat öncesi ve sonrasında kapakta enfeksiyon (endokardit) gelişme riski bulunmaktadır. Endokardit gelişimini engellemek için ameliyat veya dişlerle ilgili bir girişim yapılmadan önce bir antibiyotik kullanılmalıdır. İyi bir ağız hijyeninin (temizlik, bakım) sağlanması da endokardit riskini azaltmaktadır.

Alzheimer Hastalığı
Alzheimer Hastalığı nedir? Alzheimer Hastalığı, adını, 1906'da bir Alman Doktor olan Alois Alzheimer'den almıştır.

Aradan geçen yüzyıl hastalığın tanısı ve tedavisi hakkında büyük ilerlemeler getirmiş olsa da, yapılabilecek şeyler hala sınırlıdır ve çözümleyici değildir.  Demans (bunama), hastanın günlük faaliyetlerini yapmasını ciddi bir şekilde etkileyen bir beyin hastalığıdır. Yaşlı insanlar arasında en yaygın demans türü, Alzheimer Hastalığıdır. Alzheimer Hastalığı, başlangıçta beynin hafıza, düşünce ve lisan yeteneği ile ilgili bölümlerini etkiler. 65 yaş üzeri insanların %5'i, 80 yaş üzerindekilerin %20'si ve 90 yaş üzerinde olanların ise % 30'unda Alzheimer Hastalığı bulunmaktadır. Bu kadar sık görülen bir hastalığın başlangıç bulguları önem kazanmaktadır.

Alzheimer Hastalığının belirtileri nelerdir? Alzheimer Hastalığı ilerleyici bir hastalıktır. Hafıza kaybı, günlük işleri yapmada zorlanma ve davranış değişiklikleri gibi yakınmalarla ortaya çıkar. Bazı insanlar, bu tür bulguları normal yaşlanmanın bir sonucu olarak kabul ederler; bazıları da hastalık bulgusu diye düşünüp tıbbi yardım ararlar. Bu tür bulguların depresyon gibi diğer hastalıklara bağlı olup olmadığını değerlendirebilmek için doktor görüşü önemlidir.

Hastalığın ikaz bulguları;

1. Hafıza kaybı: Yeni öğrenilen bilgilerin unutulması Alzheimer Hastalığının sık görülen erken bulgularındandır. Kişi daha sık unutmaya başlar ve daha sonra da hatırlayamaz. (Ara sıra randevuları ve isimleri unutmak normaldir.)

2. Bilinen işleri yapmada güçlük: Demanslı insanlar günlük işlerini yapma ve planlamada zorlanırlar. Yemek hazırlama, oyun oynama gibi faaliyetlerde etap ve aşamaları karıştırırlar. (Nadiren bir odaya niçin geldiğini veya ne söylemeyi planladığını unutmak normaldir.)

3. Konuşma ile ilgili problemler: Alzheimerli hastalar basit kelimeleri unutabilir ve uygun olmayan kelimelerle değiştirebilirler. Bunlar da konuştuklarının ve yazdıklarının anlaşılmasını zorlaştırabilir. Örneğin diş fırçası kelimesini bulamaz yerine "ağzım için olan şey" diyebilir. (Zaman zaman doğru kelimeyi bulmada zorluk olması normaldir.)

4. Zamana ve yere yönelik oryantasyonda bozulma: Alzheimerli hastalar kendi çevrelerinde semtlerinde kaybolmaya başlarlar. Nerede olduğunu, oraya nasıl geldiğini ve eve nasıl geri döneceğini unuturlar. (Haftanın gününü veya nereye gittiğini ara sıra unutmak normaldir.)

5. Karar verme yeteneğinde güçlük ve azalma: Alzheimerli hastalar uygun olmayan tarzda giyinebilirler. Sıcak bir günde birkaç kat veya soğukta ince giyinme gibi. Kara verme yetenekleri zayıflamıştır. (Zaman zaman şüpheli veya tartışmalı karar verme normaldir.)

6. Düşünceyle ilgili problemler: Alzheimer'liler karışık mental görevleri gerçekleştirmede zorlanabilirler. Rakamların nasıl ve niçin kullanılacağını unutmak gibi. (Ara sıra mali hesapları dengelemede zorlanmak normaldir.)

7. Eşyaları yanlış yerleştirme: Alzheimerli hastalar eşyaları alışılmadık yerlere koyabilirler. Ütüyü buzdolabına veya kol saatini şeker kutusuna gibi.. (Anahtarları veya cüzdanı geçici olarak yanlış yere koymak normaldir.)

8. Davranış ve mizaç değişiklikleri: Alzheimer'li hastalar hızlı mizaç oynamaları gösterebilirler. Belirgin bir neden yok iken, sakin bir halden kızgınlaşabilir veya ağlayabilirler. (Ara sıra karamsar ve üzgün olmak normaldir.)

9. Kişilik değişiklikleri: Demanslı hastaların kişilikleri, dramatik olarak değişebilir. Aşırı derecede korkulu, şüpheci veya aile üyelerine bağımlı olabilir. (Yaşlanma ile kişilik özelliklerinin biraz değişmesi normaldir.)

10. İnisiyatif kaybı: Alzheimerli hastalar çok pasif olabilirler, saatlerce televizyonun karşısında oturabilirler, olağandan daha fazla uyuyabilirler, günlük işlerini yapmak istemezler. (Bazen iş ve sosyal yükümlülüklerde yorgunluk hissi normaldir.

Uz. Dr. Abdullah Özkardeş Memorial Hastanesi Nöroloji Uzmanı


AMİPLİ DİZANTERİ
Amipli dizanteri, "Entomoeba histolytica" ismi verilen amipin yol açtığı bir hastalıktır.

 Her yaşta görülebilir. Amip yiyecek ve içeceklerle bulaşır. Sudaki amip kistleri klorlamaya duyarlıdır. Yüksek ısıda ölürler. Sinekler ve hamam böcekleri de amip kistlerinin taşınmasında rol oynar.

Hasta, amipin bulaşıcı formunu (4 çekirdekli kist) ağız yoluyla alır. İnce bağırsaklarda kist çatlar ve ortaya 4 tane amipçik çıkar. Bunlar da ikiye bölünerek 8 amipçik oluşturur. Daha sonra kalın bağırsağa geçerek, hastalık yapıcı form olan trofozoid şekline dönüşürler ve olgunlaşırlar. Burada su kaybına uğrayan amip, tekrar 4 çekirdekli kist formuna dönüşür ve dışkı ile atılır. Dolayısı ile taşıyıcı olanların dışkısında bu kistler bulunur. Kistler toprak ve suda canlı kalabilirler.

Amipler kalın bağırsağa yerleşerek yaralar oluştururlar. Kalın bağırsağın herhangi bir yerine yerleşebilirler, ancak kan akımının az olduğu yerleri tercih ederler. Kalın bağırsağa yerleşen her amip hastalık yapmaz.

Belirti ve Bulgular

Kuluçka süresi 4-5 günle 1-4 ay arasında olabilir. Su ile bulaşmış olan amipler daha şiddetli hastalık yapar. İştah azlığı, kilo kaybı, kusma ve kanlı ishal ile seyreder. Bazen hiç bir belirti gözlenmez.

Kalın bağırsakta delinme nadiren olur. Ancak genelde kalın bağırsakta kitleler (ameboma) meydana getirirler.

Hastalık oluşumu genelde vücut direncinin düşmesi ile ortaya çıkar, ileri derecedeki hastalarda amip kana karışarak yayılır ve karaciğer, dalak, akciğer, beyin, deri ve idrar yollarında apseler yaparlar.

Karaciğer tutulduğunda; (hepatik amibiazis) ateş, terleme, karaciğerde hassasiyet ve karaciğer büyümesi görülür. 2-3 haftada tüm karaciğer tutulur.

Hastalık diğer ishallerden özellikle kanlı dışkılama ile ayrılır. Bu türlü bir ishaliniz var ise acil olarak doktora başvurmalısınız

Teşhis

Erken tanı önemlidir. Laboratuvar tetkikinde taze dışkı kullanılır. Dışkıda ayağımsı uzantıları ile hareket eden amipler görülür. Dışkıdaki Charcot-Leyden kristalleri tanı koydurucu bir özelliktir.  Taşıyıcılarda 2 çekirdekli kist, hastalarda 4 çekirdekli kist görülür. Ayrıca tutulan organa özgü tetkikler (röntgen, sintigrafi, ultrason gibi) gerekebilir.

Tedavi ve Korunma

Tedavide metranidazol ve terasiklin grubu ilaçlar kullanılır. Genelde 10 günlük tedavi yeterlidir. Diğer birçok ishal tipinde ilaç kullanılmazken özellikle bu tür de mutlaka antibiyotik kullanılmalıdır.

Hastalıktan korunmak için temizlik, içme sularının 50 derecenin üzerine kadar ısıtılması yarar sağlar. Mide asidi kistlere etkisizdir.

Dünya Sağlık Örgütü'nün amipli dizanteri ve benzer hastalıklardan korunmak için 10 altın önerisi:
1) Yiyecekleri alırken güvenilir yerleri tercih edin
2) Yiyecekleri tam olarak pişirin, az pişmiş yemeyin
3) Pişirdiğiniz yemekleri bekletmeden yiyin
4) Yiyecekleri saklarken aşırı özen gösterin
5) Buzdolabından çıkardığınız yemekleri kaynayana kadar ısıtın
6) Pişmiş ve pişmemiş yiyecekleri hiç bir zaman karıştırarak yemeyin
7) Ellerinizi tekrar tekrar yıkayın
Cool Mutfağınızın temizliği konusunda son derece titiz olun
9) Yiyeceklerinizi tüm hayvanlardan (sinek, fare, böcek...) koruyun
10) Kesinlikle güvenilir su kullanın

Uz. Dr. Soner Dileklen
Suadiye Memorial Tıp Merkezi İç Hastalıkları Bölümü

AMYOTROFİK LATERAL SKLEROZ (ALS)
ALS ilk kez 1869 yılında Fransız nörolog Jean-Martin Charcot tarafından tanımlandı. Bu nedenle, hastalık ilk zamanlarda Charcot Hastalığı olarak adlandırılmıştır.

Amyotrofik lateral skleroz (ALS), Motor Nöron Hastalığı olarak da bilinmektedir. Hastalığın adının anlamı omurilikte kaslara giden yan (lateral) taraftaki sinir hücrelerinin etkilenmesiyle kasların beslenememesi ve katılaşmasıdır.

Amyotrofik lateral skleroz ilerleyici bir sinir sistemi hastalığıdır. Omurilik ve beyin sapındaki motor sinir hücrelerinin kaybından kaynaklanmaktadır. Bu kayıplar kaslarda kuvvet kaybı ve daha sonra erime ve incelmeye neden olmaktadır. ALS de piramidal yol adı verilen bölümde de hasar meydana gelmektedir. Hastanın entellektüel fonksiyonlarında (zihinsel fonksiyonlar ve bellek) azalma meydana gelmez, bunama hastaların sadece %5 inde görülür.  

Belirtiler:

Hastalık ilerleyici ve yayılıcıdır. Başlangıç belirtileri çok hafif olduğundan çoğu kez fark edilmeyebilir. Hastaların %25'i konuşma, yutkunma gibi fonksiyonlarda zorlanmaya başlarken, %50'si kollarından, %20'si ise bacaklarından ilk belirtileri vermektedir. Kas zayıflığına duyu kaybı eşlik etmez. Kas zayıflığı genelde el, ayak, yutak veya dilde başlayabilir. Hastalarda konuşma ve yutma güçlüğü meydana gelebilir. Ağızda tükürük birikmesi de konuşmanın zorlaşmasına katkıda bulunur. İlerlemiş olgularda solunum güçlüğü meydana gelebilir. Hasta el ve ayaklarında seğirmeler tarif eder. Kontrol edilemeyen ağlama ve gülmeler olabilir. Hastalık vücudun bütün kaslarını etkilemez. Hasta bağırsaklarını ve idrarını kontrol edebilir. Cinsel fonksiyonları etkilenmez. Kalp kası zarar görmez. Göz kasları çoğu kez en son etkilenen kas olur, kimi zaman da hiç etkilenmez.

Hastalık 3-5 yılda ölümle sonuçlanabilir. ALS'nin seyri her hasta da farklı şekilde olur. Hastalıkta hayatta kalma süresi genellikle üç ile beş yıl olarak verilse de, on yıl ve üzerinde yaşayan pek çok hasta vardır. İlerlemiş hastalarda solunum yetmezliği veya ağır bir zatüre ya da asfiksi sonucu ölüm meydana gelebilir.

Genelde ileri yaşlarda (40-50) ve erkeklerde biraz daha fazla görülür. Ancak daha genç veya daha ileri yaşlarda ortaya çıkabilir. 100.000de 1-1,5 sıklıkta rastlanır. Hastaların % 5-10 unda ailevi geçiş görülür. Otozomal dominant (baskın) ve resesif (çekinik) geçiş gösterebilir. Otozomal dominant tipinde hastalığın başlangıç yaşı daha erkendir. Otozomal resesif tip ise çok daha nadirdir ve çok erken başlar (2-23 yaş), ve çok daha uzun sürelidir (15-20 yıl). Zayıf insanlarda daha sık gözlenmesi dikkat çekicidir.

Tanı ve tedavi:

Hastalıktan şüphelenildiğinde bir an önce bir nöroloji uzmanına veya ilgili sağlık merkezine müracaat etmek yerinde olur. Tanı genelde muayeneye ve EMG adı verilen analize dayanılarak konur. ALS ile karışabilecek hastalıkların ayırt edilmesi önemlidir, çünkü ALS ile karışabilen hastalıkların bir kısmı tedavi edilebilir hastalıklardır.

Piramidal yol hasarının gelişmesini takiben, reflekslerde canlanma ve kaslarda sertlik meydana gelebilir. Hastalık ilerledikçe hareket zorluğu artar ve hasta yatalak hale gelebilir.

Hastalığın oluşumuna etki eden faktörler çeşitlidir ve kesin olarak nedeni saptanamamıştır. Ancak hastalığın etkeni hastalığın ortaya çıkışından yıllarca önce olayı tetiklemiş olabilir. Yapılan deneysel araştırmalara göre Otoimmünite, Oksidatif stres, uzun yıllar ağır metallere maruz kalma, hücresel anormallikler gibi durumların hastalığa neden olabileceği iddia edilmektedir.

Hastalığın kesin bir tedavisi henüz yoktur. İstenmeyen etkilerin önlenmesi, hastanın rahatlatılması ve mümkün olduğu kadar normal yaşamını sürdürmesi amaçlanır. Doğrudan bu hastalığa yönelik bir ilaç bulmak için araştırmalar sürmektedir. Hastalığın ilerlemesini etkileyen ilk ilaç olan riluzol 1995 yılında Amerika'da ruhsat aldı. İlacın hastalığın ilerlemesini yavaşlattığı, hastanın ömrünü uzattığı, hastanın daha uzun süre iş görmesini sağladığı düşünülüyor. Ayrıca birçok ilaç  bu hastalığın tedavisinde yardımcı olarak kullanılabilmektedir.
 
Uz. Dr. Abdullah Özkardeş Memorial Hastanesi Nöroloji Bölümü


Aort Anevrizması
Aort, kalpten çıkan ve vücudun tüm atardamar ağının kaynak aldığı ana arterdir. Aort anevrizması ise, vücudun en büyük atardamarı olan aortun duvar yapısının zayıflaması ve çapının genişlemesi anlamına gelir.

Damar duvarı yapısındaki elastik liflerin dejenere olması, aort anevrizmalarında en sık rastlanan etkendir ve genetik bir eğilimle beraberdir. 65 yaşın üzerindeki hipertansiyon hastası erkeklerin yüzde 10'unda görülen aort anevrizması, ortaya çıktığında hastanın yaşamı ciddi şekilde tehdit eden bir sağlık sorunudur. Aort anevrizmasının yaklaşık yüzde 80'i hipertansiyona bağlı olarak ortaya çıkmaktadır.

Aortun çeşitli bölgelerinde görülebilen anevrizmalarda damar çapı, normalin iki katına ulaştığında damarın çatlaması, yırtılması ya da damar cidarındaki tabakaların ayrışması gibi tehlikelere sık rastlanır. Bu nedenle, anevrizma tespit edilen hastalar yakından takip edilmeli ve aort çapının iki kata çıktığı ya da 5 santimetreyi aştığı durumlarda aktif tedavi uygulanmalıdır.

Aort anevrizmasının belirtileri nelerdir? Aort anevrizması, patlayıncaya kadar genellikle hiçbir belirti vermez. Patlamadan önce tesadüfen veya tarama yapılması sırasında tanı konur. Dolayısıyla belli yaşın üstünde ve risk faktörleri bulunan kişilerin hiçbir şikayetleri olmasa da taramadan geçmeleri çok önemlidir. Patlama riski yüksek bir anevrizmanın tespiti ve uygun zamanda yapılan ameliyat ile hayat kurtarmak mümkündür. Aort anevrizması patlamadan önce tespit edilen ve ameliyat gereken olgularda ameliyata bağlı ölüm oranı, tecrübeli damar cerrahlarının elinde yüzde 5'ten azdır.

Aort anevrizması nasıl tedavi edilmektedir? Aort anevrizmalarının iki çeşit tedavisi vardır. Açık cerrahi tedavi ve damar içinden müdahale anlamına gelen " endovasküler tedavi". Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa ülkelerinde yaklaşık 10 yıllık bir geçmişe sahip endovasküler tedavi yöntemleri önceleri açık cerrahi tedavi yöntemlerinin mümkün olmadığı yüksek riskli hastalarda deneme aşamasında kullanılırken, son beş yılda teknolojik olarak ileri bir noktaya gelmiş ve aort anevrizmalarında ilk tedavi seçeneği olarak yerini almıştır. Bu yöntemde büyük cerrahi kesiler ve derin anesteziye gerek yoktur. İşlem çoğu kez lokal anestezi ile sadece kasık atardamarı bölgesinde
3-4 santimetre uzunluğunda bir cerrahi kesi yoluyla yapılabilmektedir.

Aort anevrizmalarının endovasküler tedavisi genellikle yaşlı ve beraberinde koroner kalp hastalığı, yüksek tansiyon, diyabet ve çeşitli akciğer hastalıklarını da birlikte bulunduran yüksek riskli bu hasta grubunun iyileştirilmesinde yeni ufuklar açmıştır. Klasik açık cerrahi yöntemlerde en iyi ihtimalle hastanın kan kaybının yerine konması için 3-4 ünite kan verilmesi, hastanın birkaç gün yoğun bakım ünitesinde, 1 hafta da hastanede tutulması gerekmektedir. Diğer yandan hasta endovasküler yöntem ile tedavi edildiğinde, çoğu kez hiç kan ya da kan ürünü kullanımına gerek kalmaz, yoğun bakımda 4-6 saat tutulup 2 gün sonra da taburcu edilebilir. Ayrıca, endovasküler tedavi ile büyük bir cerrahi travmadan uzak kalan hastaların nekahat dönemi de son derece kısadır ve 1 hafta içinde normal yaşamlarına dönebilmektedir.

Kaynak: Doç. Dr. Harun Arbatlı
Memorial Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı


ASTIM
Astım, akciğerlere hava taşıyan hava yollarının yani bronşların aşırı duyarlı olması ve çevresel bir takım etkenlerle daralması şeklinde tanımlanabilecek, genellikle alerjik olan kronik bir hastalıktır.

Bu hastalığın en önemli özelliği hastanın nefes alıp verirken zorlanmasıdır.

Astımın sebepleri nelerdir? Astımın ortaya çıkmasında hem kalıtsal hem de çevresel etkenlerin rolü vardır. Burada kişinin genetik olarak allerjiye yatkınlığı söz konusudur. Çevresel etkenler hastalığı ortaya çıkarmakta ve astım krizlerini başlatmaktadır. Bu etkenlere "tetiği çeken faktörler" denilmektedir. Bunlar arasında en önemlileri, bazı tüylü hayvanlar, solunum yolu enfeksiyonları, sigara dumanı, sisli-kirli hava, stres, ağır kokular, temizlik malzemeleri, stres ve soğuk-kuru havadır.

Astımın belirtileri nelerdir? Öksürük, hırıltı, göğüste sıkışma hissi gibi şikayetler, haftada bir kereden daha sık tekrarlıyorsa,  şikayetler, haftada bir kereden daha sık ortaya çıkıyorsa, şikayetler gece uykudan uyandırıyorsa, konuşmakta zorluk varsa, dudak ve tırnaklarda morarma varsa, yürümede zorluk varsa, kalpte çarpıntı, nabızda hızlanma varsa, soğuk algınlığı ile ortaya çıkan öksürükler kriz halinde, kuru öksürükler olarak 10 günden fazla sürüyor ve her üşütme göğse iniyorsa bunların dışında; nefes darlığı, göğüste tıkanıklık hissi ve hırıltı, nefes alıp verirken bir ıslık sesi hissedilmesi gibi belirtiler ortaya çıkmaktadır.

Astım tanısı nasıl konur? Astım tanısı açısından en önemlisi, hastanın şikayetleri ve muayene bulgusunun dikkatli değerlendirilmesidir. Tanıda en önemli testler; solunum fonksiyon testleri ve allerjinin tespiti açısından alerji testleridir. Erken tanı önemlidir. Çünkü allerjik hastalar gerekli önlemler alınmadıkça ve gereken tedavi yapılmadıkça artış gösterebilir.

Astımın tedavisi nedir? Alerjik hastalıklar ve astımın mucizevi bir tedavi yöntemi yoktur. Çünkü bu hastalıklar genetik geçişlidir. Ancak erken tanı ve iyi bir tedavi ile tamamen kontrol altına alınabilen hastalıklardır. Tedavide en önemli olan, hasta-hekim ilişkisi ve hastanın, hastalığı hakkında bilgi sahibi olmasıdır. Tedavinin amacı, hastaya, şikayetlerinin olmadığı veya en az düzeyde olduğu bir yaşam sağlamaktır. Tedavi uzun sürelidir. Tedavide birinci basamak kişinin duyarlı olduğu allerjilerden uzaklaşması ve sakınmasıdır. Tedavinin ikinci basamağı ilaçlardır. Öncelikle solunum yolu ile alınan, sprey ve ya toz şeklindeki ilaçlar tercih edilmelidir.


Uz. Dr. Füsun Soysal
Memorial Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı


ATRİYAL FİBRİLASYON
Atriyal fibrilasyon (AF), en sık görülen uzun süreli kalp ritm bozukluğudur. Kulakçıkların normalden 5-7 kat daha fazla kasılması olarak tanımlanabilir.

Atriyal fibrilasyon nedir?

Ancak bu kasılmaların tümü karıncıklara ulaşmaz ve düzensiz bir ritm meydana gelir. Genel polülasyonda % 0.4 - %2 arasında görülmesine rağmen, bu oran 60 yaş üzerinde %10'a çıkmaktadır. Kalp cerrahisi açısından değerlendirilecek olursa, mitral kapak hastalığı nedeni ile cerrahi müdahale yapılacak olan hastalarda bu oran, %30 - %80 arasında, koroner bypass yapılacak hastalarda ise, %5 civarındadır.

Atriyal fibrilasyonun belirtileri nelerdir? Atriyal fibrilasyon genellikle ölümcül bir ritim bozukluğu değildir. Ancak bu kadar yaygın görülmesine rağmen, korunma ve tedavi yöntemleri daha çok tıbbi tedavi ile kısıtlı kalmıştır. AF, birçok önemli komplikasyonları nedeni ile günümüzde daha çok ciddiye alınmaktadır.

Hastalık; inme, tansiyon değişiklikleri, çarpıntı ve baygınlık hissi gibi akut fiziksel rahatsızlıklar yanında, uzun süreli ritm düzensizlikleri ve kan sulandırıcı kullanımına bağlı ciddi yan etkiler oluşmasına neden olabilir. Atriyal fibrilasyon olan kişileri inme geçirme olasılığı 5 kat daha fazladır. Tüm inmelerin %15 - 20'sini AF'li hastalar oluşturur. AP; çarpıntı, enerji kaybı ve yorgunluk, sersemlik hissi, bayılacak gibi olma, göğüste rahatsızlık hissi ( ağrı, basınç veya huzursuzluk) ile nefes darlığı şeklinde kendini belli eder.

AF nasıl tedavi edilmektedir? Atriyal fibrilasyon ölümcül bir sorun olmasa da sebep olduğu bazı hastalıklar nedeniyle tedavisinin mutlaka yapılması gereken bir sağlık sorunudur. Medikal tedavinin genellikle AF tedavisinda yetersiz kalması sonucunda bu aritmiyi ortadan kaldırabilmek veya en azından ortaya çıkan komplikasyonları azaltabilmek için bir takım cerrahi girişimler geliştirilmiştir. Bunlar; sol kulakçık izolasyon işlemi, pulmoner düğme izolasyonu, kulakçık kompartıman, vs. olarak sıralanabilir. "Maze-III prosedürü" olarak adlandırılan teknik, günümüzde AF'nin cerrahi tedavisinde altın standardı oluşturmaktadır. Bu teknik ile tedavi oranı da % 95 - 99'a ulaşmıştır. AF'nin tedavisinde amaç, kulakçık ve karıncıkların uyumlu çalışması ve kulakçık ileti fonksiyonunun da sağlanmasıdır. Bunun için ameliyatsız yöntem olması itibariyle enerji kaynakları kullanılmaya başlandı. Bunlar; kriyoablasyon, mikrodalga, lazer, radyofrekans (RF), vs. olarak sıralanabilir. Ancak bunlar içinde  dünyada en fazla kabul gören  RF ablasyondur.

Kaynak:  Doç. Dr. Harun Arbatlı
Memorial Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı


B HEPATİTİ
Hepatit B virüsünün (HBV) yaptığı karaciğer iltihabıdır. HBV bulaştıktan sonra hastaların bir kısmında bildiğimiz sarılık ile karakterli akut hepatit oluşur.

Çoğu hasta ise ilk infeksiyonu sessiz veya sarılık olmaksızın gripal infeksiyon gibi geçirir. HBV, hepatotrop (karaciğeri seven!) bir virüstür. Karaciğere yerleşir, çoğalır ve zamanla karaciğeri harap ederek siroza-karaciğer yetersizliğine yol açar. Normalde akut infeksiyon sonrası altı ay içinde vücüttan atılır ve HBV antikorları (anti-HBs ) ortaya çıkar. Bu tam iyileşmeyi gösterir. HBV infeksiyonu (kandaHBsAg pozitifliği) altı aydan uzun sürerse "kronik hepatit B virusu infeksiyonu" baş gösterir. Erişkinlerde akut B hepatiti %95 iyileşme ile sonuçlanır. Kronikleşme %5 veya daha azdır. Bu kronikleşme ilk infeksiyonu sessiz geçirenlerde daha sıktır.

Kronik infeksiyon klinik seyri açısından ikiye ayrılır. Çoğu kişide virüs vücutta olmasına rağmen, çoğalma yeteneği çok sınırlıdır ve karaciğer hasarı yapamayacak düzeydedir. Bu kişilerdeki durum "İnaktif Taşıyıcılık" veya daha doğru bir ifade ile "İnaktif Kronik HBV İnfeksiyonu" ya da kısaca "taşıyıcılık" olarak adlandırılır. Bu inaktif taşıyıcılık inatçı ve büyük çoğunlukla (>%90) ömür boyu süren ancak selim bir haldir. Hastaların uzun süreli takibinde çok azında ciddi karaciğer hastalığı meydana gelebilir. Yine düşük bir oranda kendiliğinden HBsAg kaybı ve antikorun (anti-HBs) ortaya çıkması söz konusudur. Bunu önceden kestirmek mümkün değildir. He ne kadar selim seyirli (iyi huylu) bir durum olarak tanımlansa da, inaktif taşıyıcıların en az yılda bir kez kontrolü gerekir.

Kronik HBV infeksiyonu olanların daha az bir kısmında (%30) virus aktiftir, çoğalarak karaciğerde kronik iltihaba sebep olur. HBV DNA'nın belli bir düzeyin üzerinde pozitifliği ve karaciğer enzimlerinde yükseklik ile karakterli bu durum "kronik B hepatiti" olarak tanımlanır.   Bu kronik B hepatitli kişilerin yaklaşık bir kısmında 10-40 yıl gibi çok uzun olabilen sürelerde siroz ve daha az bir kısmında da karaciğer kanseri gelişebilir.

Hepatiti B neden farklı sonuçlara sebep oluyor? Herkeste aynı seyri mi gösteriyor?

Aslında HBV ile infekte olununca, sonucun ne olacağını HBV ile vücüdumuzun immun sistemi arasındaki etkileşmeler belirtliyor. Virüs vücuda girdikten sonra, bağışıklık sistemi yabancı mikrobu tanıyarak cevap vermeye başlar. Bağışıklık cevabının normal ölçülerde olması durumunda sarılık ve diğer belirtilerle beraber iki-altı hafta süren bir hastalık tablosu oluşur. Bu tür vakalarda hastalık sıklıkla  iyileşmeyle sonuçlanır. Ancak vücudun bağışıklık cevabı çok fazla olursa, karaciğerin çoğu hatta tamamı hasara uğrar ve bu defa 'fulminan hepatit' (akut karaciğer yetersizliği) gelişir. Bu durumda hastaların yüzde 70'i ölür ya da ancak karaciğer nakliyle hayata döner. Eğer vücut normalden zayıf bağışıklık cevabı veriyorsa, karaciğerde süregelen bir iltihaplanma, yani 'kronik hepatit', bunun sonucunda da bazılarında siroz ve ertesinde karaciğer kanseri gelişir.

Hepatit B virusu nasıl bulaşır?

Hepatit B, virüslü kan ve kan ürünlerinin alınması, cerrahi girişimler ve ciddi diş tedavileri, taşıyıcı ya da hasta birinin kullandığı iğnenin vücuda girmesi, virüslü kesici ve delici aletlerin batması, hepatit B olan hastanın diş fırçasının kullanılması, özellikle hastalığın vücutta aktif olduğu dönemde hastayla tükürük ve salya yoluyla yakın temas, cerrahi girişimler ve diş tedavilerinde virüslü kanın vücuda girmesi, doğum sırasında hepatit B'li anneden bebeğe taşıyıcılık, korunmasız riskli cinsel ilişki gibi yollarla bulaşmaktadır.

Tıraş bıçağı, diş fırçası, tırnak makası gibi aletlerin ortak kullanımı da hastalığın bulaşmasında etken olabilir. Türkiye'de HBV enfeksiyonu bebeklerde ve ilk çocukluk yıllarında seyrekken, ilkokul ve ortaokul çağlarında belirgin artış göstermektedir. Ülkemizin Doğu ve Güneydoğu yöresinde gerek hijyen koşullarının iyi olmaması, gerekse çok fazla sayıda çocuklu ailelerde çocuklar arası temas (yara, bere gibi) bulaşmadan sorumludur ve tüm ailenin HBV ile enfekte olması sık rastlanan bir durumdur. Aslında hassas testlerle yapılan taramalar sonucu, kan ve kan ürünleri ve cerrahi ile bulaşma yok denecek kadar azalmıştır. Bütün dünyada ve tabi ki Türkiye'de de giderek daha iyi belirlenmiş riskli gruplar ön plana çıkmaktadır. Damar içi uyuşturucu kullananlar, erkek homoseksüeller, hayat kadınları ve kronik alkolikler yüksek risk altındaki başlıca topluluklardır.

B hepatiti hangi belirtilerle ortaya çıkar? Nasıl tanı konur?

Akut B hepatiti: Mikrop alındıktan sonra ortalama 1-2 ay süren kuluçka dönemini takiben ateş, halsizlik, kırıklık veya bulantı, kusma, iştahsızlık, karın ağrısı, ishal veya deride döküntüler ile birlikte eklemlerde ağrı ve şişlik gibi değişik bulguların olabildiği ve 3-10 gün süren ön belirtiler (prodromal dönem) ve ardından sarılık (önce idrar rengi koyulaşır ve göz akları sararır) ortaya çıkar. Bu tipik tablo hastaların yarısından azında görülür. Çoğu kez sarılık olmaksızın, hepatiti B için tipik olmayan belirtilerle ve tanı konulmadan akut infeksiyon geçirilir. Henüz sarılık ortaya çıkmamış hastalara erken dönemde solunum yolu infeksiyonu veya gastroenterit veya romatolojik hastalık gibi tanılarla verilen ilaçlar hepatit tablosunun ağırlaşmasına ve tanı karışıklığına yol açabilir.
 
Kronik B hepatiti: Henüz siroz aşamasına gelmemiş hastaların büyük çoğunluğunda klinik belirti veya hastalığa ait bir yakınma yoktur. Tanı hemen daima herhangi bir nedenle yapılan kan testlerinde HBsAg'nin pozitif bulunması ve/veya karaciğer enzimlarinin (ALT, AST) yüksek bulunması ile konulur. Daha sonra ayrıntılı incelemeler ve gerekirse karaciğer iğne biyopsisi yapılır. Hastalar sıklıkla hepatit B olduklarını öğrendikten sonra halsizlik ve karaciğer bölgesinde ağrı veya rahatsızlık hissinden yakınırlar. Bu çoğu kez psikolojik bir sorundur. Karaciğer ve/veya dalak büyümesi, cilt belirtileri, karın şişliği gibi belirtiler sirozlu hastalarda görülür. Klinik pratikte sık olarak siroz, hatta ilerlemiş siroz (karında su toplanması, kanama vb) aşamasına kadar tanı konulmamış hastalarla karşılaşmaktayız.

B Hepatiti nasıl tedavi edilir?

Akut B hepatiti (yeni ortaya çıkan, sarılık ve karaciğer testlerinde aşırı yükseklik ile kendini gösteren bir klinik tablo) sıklıkla kendiliğinden iyileşir. Ciddi seyirli veya fulminan hepatit dediğimiz çok ağır olan vakalar dışında özel bir ilaç tedavisi gerektirmez. İlaç tedavisi de uygulanan bu ağır vakaların önemli bir kısmında çözüm acil karaciğer naklidir. Bu tip fulminan hepatit dediğimiz çok ağır vakalar %1'den azdır. Yine de her yıl onlarca fulminan hepatit B hastasına karaciğer nakli gerekmektedir.

Asıl sorun kronik B hepatiti hastalarının tedavisidir. Hangi hasta, ne zaman ve hangi ilaç veya ilaçlarla tedavi edilmelidir soruları yanı sıra, tedavinin başarı oranı, ilaç direnci, tedavi sonrası alevlenme gibi çok ciddi sorunlar söz konusudur. Bu nedenle kronik B hepatiti hastalığın tedavisi gerçekten mesaisini bu konuya ayırmış deneyimli uzman hekimleri gerektiren bir konudur.  Bu hastalık için değişik tedavi seçenekleri söz konusudur. Her hasta kendi özel şartları ile değerlendirilmeli, ona göre karar verilmelidir. Zamanında tanı konmuş ve tedaviye başlanmış hastalarda siroz ve kanser gelişmesi önlenebilir, bazılarında ise hastalık tamamen ortadan kalkabilir.

Türkiye'de aşı uygulaması yeterli mi?

Toplum sağlığı ve koruyucu hekimlik adına en önemli uygulama yenidoğan her bebeğe yapılan hepatit B aşılamasıdır. Ayrıca ülkemizde ilkokul çağı çocukları da aşılanmaktadır. 1996 sonrası başlanan bu uygulama dev bir adımdır, her yıl daha iyi sonuçlar bildirilmektedir. Ancak dünyada 400 milyon, Türkiye'de de yaklaşık 3.5 milyon kronik hepatit B enfeksiyonlu kişi vardır ve bunların tedavi edilmeleri gerekmektedir. Bu tedavi ile hem hastalar iyileşecek, hem de enfeksiyonu yaymaları önlenecektir. Risk gruplarında yer alan erişkinler (sağlık personeli, ailesinde hepatit B'li kişi veya kişiler bulunanlar, sık kan ve kan ürünleri transfüzyonu gerektiren hastalığı olanlar, diyaliz hastaları, organ nakli hastaları, hayat kadınları ve erkek homoseksüeller ile damar içi uyuşturucu kullananlar gibi) mutlaka aşılanmalıdırlar.

Prof. Dr. Yılmaz Çakaloğlu Memorial Hastanesi Gastroenteroloji Bölüm Başkanı


BEHÇET HASTALIĞI
Behçet Hastalığı, başlangıç aşamasında ağız içi ve cinsel bölgede yaralarla ortaya çıkan ancak bütün sistemleri tutabilen ve hastanın yaşam kalitesini ciddi bir şekilde etkileyebilen, hatta hastanın ölümüne neden olabilen bir hastalıktır.

1937 yılında bir cilt hastalıkları uzmanı olan Hulusi Behçet tarafından tanımlanmıştır. Hastalığın tam olarak nedeni bilinmemekle birlikte, otoimmün (bağışıklık sistemini ilgilendiren )bir hastalık olarak tanımlamaktadır. Otoimmün hastalıklarda bağışıklık sistemi vücuttaki dokulara karşı savaşa geçer. Hastalığın gelişiminde bakteri ve virüs enfeksiyonlarının rolü olabileceği de düşünülmektedir. Genetik geçiş şekli tam olarak bilinmemekle birlikte, hastalığın ortaya çıkmasında kalıtımsal faktörlerinde rol oynadığı bilinmektedir.

Behçet hastalığının belirtileri nelerdir? Ağızda oluşan aftlar Behçet hastalarının hemen hepsinde vardır. Bu belirti, hastalığın diğer belirtileri ortaya çıkmadan yıllarca önce tek başına görülebilir. Yaralar; yanak içi, dil, dudaklar, yumuşak damakta tek ya da çok sayıda ortaya çıkabilir. Yaraların ortası kirli beyaz, etrafı kızarık ve ağrılıdır. Genellikle 7 ile 14 gün içinde iyileşirler. Bu ağız yaralarının en önemli özelliği, yıl içinde tekrar tekrar ortaya çıkmasıdır ancak; tekrarlama sıklığı hastadan hastaya değişir.
Genital bölgede görülen yaralar ağızdaki aftlara benzer şekilde genital bölgede de yaralar çıkabilir.  

Diğer Deri Belirtileri:

---Ağız ve genital bölgede görülen aftlar dışında deride görülen belirtiler, hastalığın başlangıcında veya seyri esnasında sık görülür.
Genelde bacakların ön yüzünde 1-5 santimetre çapında, kırmızı ve ağrılı sertlikler görülür. Bunlar nadiren gövdede düzensiz ve dağınık olarak ortaya çıkabilirler. Bu lezyonlar bir hafta-on gün içinde, yara haline dönmeden, çoğunlukla yerlerinde hafif bir leke bırakarak iyileşirler.

---Sivilce benzeri belirtiler, sırt, yüz, göğüs, kasıklar, kalçalar, cinsel bölge, kol ve bacaklarda ortaya çıkan, mikropsuz; ancak iltihaplı görünümde lezyonlardır. Görünüm açısından sivilceden farklı değildirler. Bu nedenle hastalığın diğer belirtileri ile birlikte değerlendirmek bir anlam taşır.

---Vücudun genellikle; koltuk altı, meme, ayak parmak araları ve cinsel bölge haricinde, ağız içindeki aftlara benzeyen yaralar görülebilir. Bunlar diğer belirtilere göre daha az ortaya çıkar.

Behçet Hastalığı Tüm organ sistemlerini tutabilen ve ciddi sonuçlar doğurabilen bir hastalıktır.

Göz tutulumum bu, hastalığın en ciddi tablolarından biridir. Tutulum genellikle iki taraflıdır. Gözler hastalığın başlangıcından sonraki ilk 3 yıl içinde tutulabilir. Bu tutulum alevlenmelerle giden, tekrarlayıcı bir seyir gösterir. Gözün hem ön hem arka kamaraları tutulur. Her alevlenmeden sonra, giderek körlüğe neden olacak bazı yapısal hasarlar oluşturabilir.

Eklem tutulumu: Genellikle, ayak bileği, diz, el bileği ve dirsek eklemleri etkilenir. Monoartiküler (tek eklem tutulumu ) ya da oligoartiküler (4 ya da daha az eklem tutulumu) gözlenir. Bu iltihap genellikle birkaç hafta sürer ve eklemde hasar bırakmadan düzelir.

Nörolojik tutulum: Sara nöbetleri, artmış kafa içi basıncıyla ilişkili baş ağrısı ve beyin bulguları karakteristiktir. En ağır biçimi, erkeklerde görülür. Bazı hastalar, psikiyatrik problemler geliştirebilir.

Gastrointestinal tutulum: Mide- bağırsak sisteminde de ülserler (yaralar) görülebilir.

Behçet hastalığının tanısı nasıl konulur?

Behçet hastalığı bir vaskülittir yani bir damar duvarı iltihabıdır. En önemli ve diğer belirtiler henüz ortaya çıkmadan kendini gösteren ilk bulgu: ağızda tekrar eden yaralardır. (aftlar)

Behçet hastalığında bütün bulgular bir arada olmadığında tanı koymak zor olabilir. Eğer hastada ağızda, cinsel bölgede, göz ve deride bulgular varsa tanı kolaylaşır.
Hastalığın tanısı aşağıdaki kriterlere göre konulur:
Yılda en az 3 kez ağızda tekrar eden aft ile birlikte aşağıdaki kriterlerden iki veya daha fazlasının bulunması:

Cinsel bölgede yaralar
Göz tutulumu (Üveit ve retinada hasar)
Deri bulguları
Pozitif paterji testi (Behçet hastalığını tanımak için yapılan bir test)

Paterji(Derinin Özgün Olmayan Reaksiyonu) derinin aşırı duyarlılığını ortaya koyan bir testtir. Paterji testi, hastanın önkol derisine steril bir iğne batırılarak yapılır. Reaksiyon 24 saatte belirginleşip 48 saatte maksimum seviyeye ulaşır. Önce kırmızı 1-2 milimetrelik bir kabarıklık iken steril cerahatli sivilce haline de dönebilir. Paterji testinin pozitif olması Behçet hastalarında pozitif tanı kriteri olarak kabul edilir.

Behçet hastalığının tedavisi nedir?

Tedavinin seçimi hastanın klinik belirtilerine bağlıdır. Alevlenmeler ve düzelmelerle seyreden bu hastalık zaman içinde belirtilerinin hafiflediği veya kaybolduğu devreler gösterebilir. Tedavi lokal(haricen) ve sistemik olmak üzere iki kısımdan oluşur. Lokal tedavi deri, ağız içi ve cinsel bölge belirtilerinde uygulanır. Sistemik tedavi ise organ tutulumlarında kullanılır.

Behçet hastalığı bütün organları tutabilen bir hastalık olduğu ve sonuçları tutulan sisteme bağlı olarak (Örneğin göz tutulumu körlük ile sonuçlanabilir) hastanın yaşam kalitesini önemli ölçüde etkilemesinin yanı sıra hastanın ölümüne dahi neden olabilir. Bu nedenle hastalığın erken tanı ve tedavisi çok önemlidir. Hastalık tekrarlayıcı olması sebebiyle bir uzman tarafından düzenli takip gerektirir.


Uz. Dr. Ayfer Aydın
Memorial Hastanesi Dermatoloji Bölümü


BEL FITIĞI
Erişkinlerin %80'i hayatlarının bir döneminde en az bir kez bel bölgesindeki ağrıdan yakınmaktadır. Bel fıtığı, genelde 30- 60 yaş arasındaki erişkin grupta sık görülmesine rağmen, hemen her yaşta ortaya çıkabilir.

Bel fıtığının özellikle görüldüğü bir gruptan ziyade, bel fıtığına yol açabilecek risk faktörlerinden söz edilmelidir. Bel ağrılarının ancak %3'ü ameliyat edilmesi gereken bel fıtıklarından kaynaklanır. Bu nedenle hekim muayenesi ve yapılacak incelemelerin sonuçlarına göre, ilk önerilen yatak istirahatı, ağrı kesici ve kas gevşetici ilaçların kullanılmasıdır. Alınan bu önlemlere karşın ağrı, bacaklarda uyuşukluk ve kas güçsüzlükleri geçmezse çözüm ameliyattır.

Risk grubundaki meslekler:

" Ağır fiziksel aktivite ve ağır kaldırma gerektiren meslekler (İnşaatlarda çalışanlar vs.)  
" Devamlı öne eğilme, eğilerek dönme gerektiren meslekler
" Araba, otobüs, kamyon kullanma gibi vücudu sürekli vibrasyona maruz bırakan meslekler
" Uzun süre ayakta durma veya oturma gerektiren meslekler,
Futbol, halter, kürek ve güreş sporlarıyla uğraşan kişilerde bel ağrısı ve bel fıtığı sıklığı artmaktadır.

Bel fıtığının nedenleri nelerdir?

Aşırı şişmanlık bel fıtığının en sık nedenidir. Vücudumuzun ağırlığını omurgamız taşır. Omurganın esnekliğini sağlayan ve bir tür destek yastığı olarak görev yapan disklerin aşırı baskıya maruz kalması, deformasyona ve şeklin bozulmasına neden olur. Normal şeklini kaybederek dışarıya doğru kabaran, fıtıklaşan disk, baskı yaptığı sinirin fonksiyonlarını etkileyerek değişik belirti ve bulgulara neden olur.

" Vücudumuzun yükünü taşıyan sadece omurgamız değildir. Omurga boyunca uzanan tüm boyun, sırt ve bel kasları, karın kaslarının da fonksiyonu çok önemlidir. Hareketsiz yaşam, düzenli egzersiz yapmama gibi durumlarda kaslar yeterince güçlü olmadığından, kasların taşıması gereken vücut ağırlığı da omurganın üzerine ek yük getirir. Bu yük, disklerin üzerine binerek fıtıklaşmalarına neden olur. Günlük yaşantımızda farkında olmadan yük kaldırma, nesneleri itme, çekme gibi yaptığımız bir dizi harekette, omurga fizyolojisine uygun davranılmalıdır. Yerden bir yük kaldırılırken mutlaka dizler kırılarak çömelmeli, yük sonra kaldırılmalıdır. Omuz üstüne yük kaldırılırken ( Çamaşır asma, dolap yerleştirme gibi) dikkat edilmeli, varsa bir merdiven, sandalye gibi bir yükseklik üzerinden bu işler yapılmalı, yukarı doğru uzanılmamalıdır. Günlük çalışma sırasında özellikle masa başında, tam dik pozisyonda oturmalı ve sandalye bel girintisini destekleyecek biçimde seçilmelidir. Sandalyenin uygun olmadığı durumlarda, bel girintisini destekleyecek ilave bir yastık aynı işi görecektir. Yataktan kalkarken aniden bele yük bindirerek doğrulmaktan kaçınılmalıdır. Önce yan dönmeli, sonra ayakları yatak kenarından aşağı sarkıtıp dirseklerden destek alınarak doğrulanmalıdır.

Bel fıtığının belirtileri nelerdir?

Tek veya her iki bacağa vuran ağrılar, ayaklarda uyuşmalar, hareket kısıtlılıkları, yürüme ve oturmada güçlük bel fıtığının belirtileridir. Bel fıtığı ilerlerse iktidarsızlık, çabuk yorulma, idrarını tutamama, yürüyememe gibi belirtiler de eklenebilir.

Bel fıtığının tedavisi nedir?

Bel fıtığı başlangıç aşamasındaysa…Bel fıtığın tedavisi fıtıklaşmanın, yani disk dediğimiz elastiki maddenin bacağa giden sinirlere yaptığı basının derecesine bağlıdır. Eğer sadece bel ve bacak ağrısı mevcut, herhangi bir uyuşukluk, güç kaybı, hareket kısıtlılığı yoksa bel fıtığı başlangıç safhasında demektir. Bu halde hastaya kas gevşetici ilaçların verilmesi, yatak istirahatı ve belini zorlayacak hareketlerden kaçınması önerilir. Ayrıca; kesinlikle iki kiloyu aşan ağırlıkları kaldırmamaları,  eğer yerden bir şey alınacaksa çömelerek alması söylenir, otururken belinin arkasına bel boşluğunu yok edecek şekilde bir yastık koymaları ve yirmi dakikadan fazla oturmamaları (Eğer mesleği gereği uzun süre oturması gerekiyorsa her yirmi dakikada bir yürümesi), stresten kaçınmaları önerilir.

Çok sert zeminler sanıldığının aksine yararlı değil  zararlıdır. Kaliteli bir yaylı yatakta ve hastanın kendince en rahat edebildiği pozisyonda yatması daha uygundur.

Bel fıtığı ilerlediyse…Eğer yukarıdaki önerilere, istirahata ve kas gevşetici ilaçlara rağmen hastanın şikayetleri devam ediyorsa fizik tedavi uygulanabilir. Fizik tedavi mutlaka bir uzmanın denetiminde olmalıdır. Fizik tedavi sırasında ilk bir kaç gün ağrılarda artma olabilir, ama hasta fizik tedavi uzmanının önerdiği sürece tedaviye devam etmelidir.

Eğer yapılan tüm tedavilere rağmen hastanın ağrıları geçmemiş ise nükleoplasti metodu uygulanabilir. Nükleoplasti ileri dereceye ulaşmamış bel fıtıklarında, fıtıklaşmış diske röntgen altında bir iğne ile girilerek radyofrekans dalgalarıyla diskin ısıtılması, diskin içindeki sinirlerin harap edilmesi ve diskin içinde boşluklar açarak fıtığın çökmesi esasına dayanır. Nükleoplasti, tek seans olarak, lokal anestezi altında hasta uyumadan ameliyathane şartlarında yapılır ve hastanede yatma gerektirmeden uygulanan bir metottur. Fıtığı tamamen yok etmesinin garantisi yoktur ve başarı yüzdesi çok yüksek değildir (%60-80).

Ameliyat gerekirse…Fizik tedaviye rağmen hastanın ağrıları devam ediyorsa veya geriletilmeyen bir güç kaybı, bacakta incelme, idrar tutamama, dayanılmaz ağrılar mevcutsa veya MR filmlerinde diskten bir parça koptuğu tespit edilirse çözüm cerrahi müdahaledir (Mikrodiskektomi). Ameliyatla omurilikten çıkan sinirlere olan mekanik bası giderilmelidir. Eğer cerrahi müdahale yapılmaz ve sinire bası devam ederse hastada idrarını tutamama, seksüel gücün kaybı, ayaklarda kuvvetsizlik gibi sorunlar gelişebilir. Mikrodiskektomi veya Mikrocerrahi tedavi yönteminde başarı şansı %95-97'dir

İstirahatta tabu haline gelen bir öneri sert yatak önerisidir. "Sert yatak " olarak kastedilen, üzerine yatmakla şekli bozulmayan, vücudun şeklini alabilen yatakların kullanılmasıdır. Günümüzde ticari piyasada üretilen birçok yatak markası bu ihtiyacı karşılamaktadır. Bu nedenle özellikle sert bir zeminin istirahat amacıyla yaratılması gerekli değildir. Hastanın rahat ettiği pozisyon en iyi yatma pozisyonudur, özellikle dizlerin kırılması ve araya bir yastık konması da ağrıyı azaltabilir.

Bel fıtığından korunmak için neler yapılmalı?

Yerdeki cisimleri dizleri kırmadan eğilerek kaldırmak, dizleri kırmadan ağır nesneleri itmek ve çekmek, omuz üstüne yük kaldırmak ve yukarı doğru uzanmak, masa başında uzun süre bel desteği olmaksızın çalışmak, elde uzun mesafelerde ağır yük taşımak bel fıtığını davet edici olaylardır.

Düzenli egzersiz yapmak da bel fıtığının önlenmesinde son derece yararlıdır. Tüm önlemlere karşın bel fıtığı gelişebilir. Bu durumda başvurulacak bir beyin ve sinir cerrahının önerilerine dikkat edilmelidir.


Op. Dr. Emre Oran
Memorial Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı


GÖZ HASTALIKLARI (BLEFARİT)
Blefarit, göz kapağının kenarında, kirpiklerin dışa doğru uzadığı ve arkasında da yağ bezlerinin olduğu bölümde görülen bir hastalıktır.

Bu, çok yaygın bir sorundur ve genellikle; cildi yağlı olan, kepek sorunu ya da gözleri kuru olan kişilerde görülür.

Bu duruma tahriş, ya da enfeksiyon neden olabilir. Blefarit çoğu zaman, tedavi edilmesi güç olan, kronik bir rahatsızlıktır. Bu şikayet, görme yetisinde kalıcı bir tahribata neden olmaz ancak yine de rahatsızlık vericidir ve önemsenmesi gerekir.

Belirtileri nelerdir?

En sık rastlanan blefarit türünde; göz kapaklarında kızarıklık ve şişlik; kirpik diplerinde ise kabuklanma görülür. Bu kabuklar kalınlaştıkça çapak oluşur ve sabahları gözkapaklarının birbirine yapışmasına neden olur. Eğer tedavi edilmezse bu durum daha da kötüye gider ve gözün diğer bölümlerine de yayılarak daha ciddi bir durumun ortaya çıkmasına neden olur.  Bakteri gözkapağını enfekte edebilir ve küçük kabuklu yaralar oluşabilir, bu da kirpiklerin dökülmesine neden olur.

Blefaritin tedavisi
Blefarit oldukça inatçı bir göz hastalığıdır. Bazı türleri tamamen tedavi edilemez fakat büyük çoğunlukla kontrol altına alınabilir. Bu sorunun kontrol edilebilme oranı hem blefarit türüne hem durumun ne derece ciddi olduğuna hem de doktorunuzun önerilerine ne kadar uyduğunuza bağlıdır. Göz sağlığı için Blefaritli kısmı temiz tutmak ve kişisel hijyen çok önemlidir. Özenli ve dikkatli davranılmadığı takdirde hafif vakaları bile tam olarak tedavi etmek son derece güçleşebilir veya tedavi bittikten sonra aynı şikayetler baş gösterebilir.

Gözkapakları düzenli olarak temizlenmelidir. Ilık ve ıslak kompresle kabuklar yumuşatılırsa daha iyi sonuç alınır. Küçük ve temiz bir havlunun sıcak suyla ıslatılıp sıkıldıktan sonra 5-10 dakika göz kapaklarının üzerinde tutulması faydalıdır. Havlu soğudukça sıcak suyla tekrar ıslatılarak sıcak kalması sağlanabilir. Sıcak tedavisinin ardından havluya az miktarda göz yakmayan bir bebek şampuanı dökülüp yatay hareketlere kaşların, gözkapaklarının ve kirpik diplerinin temizlenmesi gerekir. Oluşmuş tüm kabuklar temizlendikten sonra şampuan uygulanan bölge durulanmalıdır. Bu işlemin özellikle sabah kalkar kalkmaz yapılması ve günde birkaç kez tekrarlanması önemlidir. Bazı durumlarda sıcak kompresin ardından, şampuan uygulamasından önce parmak uçlarıyla kirpik diplerine dairesel hareketlerle masaj yapılması da yararlıdır.

Op. Dr. Mustafa Temel
Memorial Göz Merkezi

Logged

Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
Sizler İçin Yaptığımız Tüm Paylaşımlara Bir TEŞEKKÜRÜ Çok Görmeyin. 
Teşekkür Etmek İçin Açılan Konunun En sonunda "Teşekkür Et" Yazısına Tıklamanız Yeterli Olacaktır.
Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap       Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
!!! DuzceForum Kuralları !!!
Escapee81
Özel Üye ++
*****

Edilen Teşekkür
Sayısı: 244
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 4299

Yetki:

Nerden:


Kuyruguna basil(MA)dikca tirmala(MA)yan kedigil...


E-Posta
Durumum:


« Yanıtla #1 : Ocak 12, 2009, 04:35:20 ÖS »

BOĞAZ REFLÜSÜ
Mide, kendisine gelen yiyecekleri sindirebilmek için asit salgılar. Mide içeriğinin ve sıvısının mide dışına çıkmaması için var olan kapakçık sistemi mide sıvısının mideden dışarı kaçağını önlemeye çalışır.

Mide ile yemek borusu arasındaki kapakçık (alt özofagus sfinkteri) uygun çalışmadığı zaman, midenin asitli içeriği yukarıya yemek borusuna doğru kaçar. Buna "Gastroözofageal reflü (GÖR)" denir. Yemek borusu ile boğaz arasındaki kapakçık (üst özofagus sfinkteri) çalışmadığı zaman ise, mide içeriği aside, mide içeriğine ve safraya karşı çok daha hassas olan boğaza ve larinkse yani ses tellerine kadar ulaşır. Bu duruma ise, "Laringofaringeal reflü (LFR)" adı verilir. Bu reflü yaygın olarak bilinen mide reflüsundan farklıdır. Boğazda olan üst reflü gün içinde ve ayakta daha fazla iken, mide reflüsü yatarken daha sık ve rahatsız edicidir. LFR gelişiminde gırtlak ve yutak dokularının hassas yapısı ve bazı sinirsel refleksler, yemek borusu hareketleri de önemli role sahiptirler.

Reflüye bağlı ses problemleri ya asidin doğrudan irritatif etkisiyle ya da boğaz, gırtlak ve boyun kaslarının aside karşı refleks olarak kasılması ve sertleşmesiyle ortaya çıkar.

Avrupa popülasyonunun yaklaşık %30'unun reflü şikayeti olduğu bilinmektedir. Boğazda olan bu reflü nadir değildir ve KBB Polikliniklerine başvuran her 10 hastadan birinde görülmektedir. Ayrıca ses problemleri nedeniyle KBB Hastalıkları uzmanına başvuran hastaların en az %50'sinde LFR'nin ses probleminin ana veya yardımcı nedeni olduğu belirtilmektedir.

Hastalıkta sıklıkla karşılaşılan problemler;

-Ses kısıklığı, seste kabalaşma, ses problemleri
-Kronik öksürük, inatçı öksürük
-Geniz akıntısı
-Boğaz temizleme
-Boğazda takıntı hissi, yabancı cisim hissi
-Yutma problemleri
-Ağızda acı/ kötü tat
-Nefes almada zorluklar
-Ağız kokusu
-Kulağa yansıyan ağrı
-Ağza acı su gelmesi, göğüs ağrısı, mideden asit gelmesi, hazımsızlıktır.

TANI VE TEDAVİ:
Tanı koymak her zaman kolay değildir. Çünkü hastaların şikayetleri bu hastalığa spesifik olmamaktadır. Öncelikle hastalardan ayrıntılı bir hikaye alınmalı, beslenme biçimleri, hayat tarzları, vücut kitle indeksleri, sigara, alkol, çay, kahve alışkanlıkları, mideye dokunan ilaç kullanımları, akşam yemeği ile yatış arası süre, çikolata, kuruyemişler, acı, sirke, acılı soslar, yağlı, şekerli beslenme alışkanlıkları, stres ve stresle baş edebilme durumları ve hatta dar kemer ve giysi kullanımları sorgulanmalıdır. Hastalarımızın daha önceki mide hastalıkları, bu hastalıklara yönelik kullandıkları ilaçlar ve geçirdikleri cerrahi operasyonlar da yine bilmemiz gereken noktalardır.

Videolarengoskopi bize reflü hakkında en çok bilgi veren görüntülü endoskopi sistemidir. Bunlar fiberoptik endoskopi veya videolarengoskopi ile üst solunum ve sindirim yollarının görüntülenerek değerlendirilmesidir. Bu sistem mide endoskopisine benzemez. Kameralı endoskoplarla boğazdan, gırtlaktan ve ses telleri ile yemek borusu başlangıç yerinden kayıtlı görüntüler elde edilir

Kesin tanıda iki problu asit ölçüm çalışmalarına da başvurulmaktadır.

Maalesef LFR zor tanı konulan, düzenli tedavi alamayan bir hastalık olma özelliği taşımaktadır. Son yıllardaki tıptaki baş döndürücü gelişmelere teknolojik dönüşümün de eşlik etmesi sonrası LFR, önümüzdeki yıllarda ismini çok daha fazla duyuracak bir hastalık olacaktır. Hatalı beslenme tarzları ve yaşam şekillerine eklenen yoğun stres sonucu bu hastalık da görülme sıklığını artıracaktır.


LFR birçok hastalığın oluşumunda suçlanmaktadır: Bunlardan en önemlileri;
-Astım,
-Mikroaspirasyonlar (solunum yollarına asit ve mide içeriğin kaçışı),
-Akciğer hastalıkları,
-Hava yolu daralması (larengeal stenoz),
-Uykuda solunumun durması ile kendini gösteren tıkayıcı uyku apnesi,
-Ataklarla seyreden larengospazm,
-Gırtlak kanseri,
-Ani bebek ölüm sendromu,
-Kronik sinüzit,
-Kronik farenjit olarak sıralanabilir. Kronik farenjiti tedavisi olmayan bir hastalık olarak sayılmamalı, mutlaka bu hastalarda reflü varlığı sorgulanmalıdır.

Diyetin düzenlenmesi bu hastalığın sadece tedavisinde değil, aynı zamanda tekrarlamamasında da çok önemli bir yere sahiptir. Günümüzün modern yaşam biçiminde artık geçici, haftalık, aylık, mevsimlik dietler yerine doğru beslenme biçimini kendi hayat tarzımız olarak benimsememiz gereklidir. Bu öneriler ise;
-Yatmadan 3 saat önce herhangi bir gıda yememek/ içmemek (su dışında),
-Aşırı yemekten kaçınmak ve yemeklerden sonra hemen yatmamak,
-Kızartılmış gıdalardan uzak durmak,
-Alkol, kahve, çay, çikolata ve asitli içeceklerden kaçınmak,
-Rahatsız ettiği bilinen yiyecekleri tüketmemek olarak özetlenebilir.

Yatarken yatak başın 10-15 cm yükseltilmesi gerekir. Burada çift yastıkta yatmak değil, yatak başının yükseltilmesi amaçlanmaktadır. Dar giysilerden ve sıkı kemerden kaçınmalıdır. Sigara, alkol kullanılmamalı; ideal kilo korunmalıdır. Ayrıca karın bölgesini aşırı sıkan kıyafetlerden kaçınılmalıdır. Ek olarak:
-Yemeklerden hemen sonra yatmaktan ve eğilmekten kaçınmak,
-Aspirin gibi mideye dokunan ilaçları zorunluluk yoksa kullanmamak,
-Yoğun stresden kaçınmak veya stresle başa çıkma sanatını öğrenmek,
-Karın solunumu yapmak,
-Sık ve az miktarda öğünlerle beslenmek,
-Kafein ve nikotinden uzak durmak,
-Domates ve domates sosu içeren yiyecekler, acılı yiyecekler, ananas, sirke ve turunçgilleri ölçülü tüketmek,
-Çikolata, kuruyemişler, mentol ve alkollü içecekler alt yemek borusu kapakçığını bozar, bunlardan da uzak durmak,
-Yağlı yiyeceklerden kaçınmak,
-Tam yağlı süt yerine yağı azaltılmış veya yağsız süt ve süt ürünlerini tercih etmek sayılabilir.

Doç. Dr. Erkan Tarhan
Memorial KBB Bölümü


ÇÖLYAK HASTALIĞI
Çölyak hastalığı bağırsaklarda besin maddelerinin sindiriminin ve emiliminin bozulmasına yol açan bir hastalıktır. Çölyak hastalığı olan insanlar; buğday, arpa, çavdar ve bir dereceye kadar da yulafta da bulunan bir protein olan 'gluten' e karşı hassasiyet gösterirler.

Bu kişiler gluten içeren gıdalarla beslendiklerinde ince bağırsaklarında oluşan immunolojik reaksiyonlar sonucu hücrelerde iltihap ve hasar oluşturur. Oluşan bu hasar sonrasında besin maddelerinin sindirimi ve emilimi bozulacağından, ishal ve zamanla vücutta bazı maddelerin eksikliği ortaya çıkar.

Çölyak hastalığı genetik bir hastalıktır ve hastaların yüzde10 kadarında ailede çölyak hastalığı olan başka bireyler vardır. Çift yumurta ikizlerinde yüzde30 oranında görülürken, tek yumurta ikizlerinde görülme oranı yüzde70'tir.

Bazı viral enfeksiyonlar ve stres durumları hastalığın ortaya çıkmasına sebep olabilir. Her yaşta ortaya çıkarsa da 8-12 aylık çocuklarda ve 30-40 yaş aralığında daha sıktır. İleri yaşlarda da ortaya çıkabilmektedir. "Latent" veya "sessiz çölyak" hastalığı ise, bu hastalığa ait tipik bulguların olmadığı fakat kalıtsal yatkınlığı olan hastalar için kullanılan bir terimdir.  Bu hastalarda zamanla çölyak hastalığı yerleşir.

Belirtileri nelerdir?
Emilim ve sindirim bozukluğunun derecesine bağlı olarak Çölyak hastalığı çocuklarda ve erişkinlerde farklı belirtilerle kendini gösterir. Çocuklarda gelişme ve büyüme geriliği çölyak hastalığının erken bulgusu olabilir. Karın ağrısı, bulantı, kusma, ishal, huysuzluk, uyuklama, davranış bozuklukları ve okulda başarısızlık görülebilecek diğer belirtilerdir. Bulguların ortaya çıkması ve şiddetlenmesi yıllar sürebilir. Çölyak hastalığı erişkinlerde genellikle 30-40 yaş civarında ortaya çıkarsa da daha ileri yaşlarda da görülebilir. Hastalıklı kişilerde belirtiler iki şekilde kendini gösterir:

Emilim bozukluğuna bağlı olanlar
Besin, mineral ve vitamin eksikliğine bağlı olanlardır.
Hastalarda temel besin kaynakları olan; protein, karbonhidrat ve yağ emilimi bozulmuştur ve en ciddi emilimi bozulan ise yağlardır.  Yağ emiliminin bozulması sonucu hastalarda ishal ve şişkinlik şikayetleri ortaya çıkabilir. Karbon hidrat emilim bozukluğu sonucu ise hastalarda laktoz intoleransı ortaya çıkar, bu durum sütlü yiyecekler sonrası hastalarda karın ağrısı ve şişkinlik gibi şikayetlere neden olabilir.
 Hastalarda beslenme bozukluğu, vitamin ve mineral yetersizliğine bağlı olarak;
Zayıflama ve ödem
Kansızlık (demir ve B12 vitamin eksikliği)
Kemik erimesi (osteoporoz)
Kolay çürüme (K vitamin eksikliği)
Sinir hasarı =periferik nöropati (B12 ve B1 vitamin eksikliği)
Kısırlık (adet bozukluğu, düşükler)
Kas güçsüzlüğü (potasyum, magnezyum yetersizliği)
Saç dökülmesi
İştahsızlıktır.

Teşhis ve tedavisi
Çölyak hastalığından şüphelenildiğinde, ayrıntılı bir muayeneden sonra bazı kan ve dışkı testleri istenir. Kalsiyum, magnezyum, potasyum, protein, kolesterol, B12 vitamini, A vitamini, folik asit ve demir gibi bu hastalıkta vücutta eksilebilecek bazı maddelerin kandaki seviyelerinin ölçülmesi, tam kan sayımının yapılması ve iltihap belirteçlerinin kontrol edilmesi yanında; çölyak hastalığının teşhisinde kullanılan bazı testlerin de yapılması gerekir. Çölyak hastalığının tanısında mutlaka yapılması gereken bir diğer inceleme, ince bağırsak mukoza biyopsisidir. Özellikle belirgin kilo kaybı, karın ağrısı, kansızlık, gece terlemeleri ve kanama gibi bulguları olan hastalarda bu incelemelerin yapılması ve gerektiğinde bilgisayarlı batın tomografisi gibi başka görüntüleme yöntemlerine başvurulması gerekebilir.  Erken dönemde teşhis edilmediğinde çölyak hastalığı ciddi problemlere yol açabilir. Yukarıda tarif edilen bulgulara benzer şikayetleri veya ailesinde çölyak hastalığı öyküsü olanların bir iç hastalıkları uzmanı veya gastroenteroloji uzmanına başvurmaları gerekir. Çölyak hastalığı olanların yüzde10 kadarında; anne, baba, kardeş veya çocuklarında da aynı hastalık görülebilir. Gebelik döneminde kansızlığı belirgin ölçüde şiddetlenen kadınların çölyak hastalığı yönünden araştırılması gerekir.

Çölyak hastalığında tedavinin temelini sıkı bir glutensiz diyet uygulanması oluşturur. Bu amaçla gluten içeren tahıl ürünleri (buğday, arpa ve çavdar) kullanılarak yapılan gıda maddelerinin kesinlikle yenmemesi gerekir. Pirinç, mısır, patates ve soya unundan yapılmış ürünler yenilebilir.  Meyve, sebze, yumurta ve et ürünlerinin yenmesinde sakınca yoktur.

Gluten içermeyen bir diyetin uygulanması normal beslenmeye göre daha pahalı, güç ve sıkıcı olabilir. Bu nedenle kesin tanı konulmadan bu tür bir diyetin uygulanması tavsiye edilmez. Bu hastalarda laktoz eksikliği (laktoz intoleransı) de olabildiğinden başlangıçta süt ve sütlü gıdaların alınmaması önerilir.

Glutensiz diyete başlanmasından günler sonra şikayetlerde azalma görülmeye başlar. Şikayetlerin tamamıyla ortadan kalkmasına rağmen bağırsak mukozasının tamam olarak iyileşmesi bazen 2 yıl kadar sürebilirse de bağırsak mukozasındaki iyileşme genellikle 3-6 ay içinde gerçekleşir.

Çölyak hastalığında ilaç tedavisi yoktur
Sıkı bir glutensiz diyet uygulayan hastalarda hastalık genelde iyi bir gidiş gösterir.  Tedavi edilmeyen vakalarda uzun dönemde (20-30 yıl) ortaya çıkabilecek ciddi bir hastalıklar arasında;  ince bağırsak lenfoması, ince bağırsak ülserleri ve kollajenöz çölyak hastalığı sayılabilir. Sıkı diyet ile kansere dönüşüm engellenebilir.

Prof. Dr. Yavuz Baykal
Memorial Hastanesi İç Hastalıkları Bölüm Koordinatörü


DAHİLİYE HASTALIKLARI
Tiroid bezi rahatsızlıkları ya da daha bilinen adıyla "guatr", ülkemizde sık görülen bir rahatsızlıktır. Özellikle Karadeniz Bölgesi'nde su ve toprakta iyot tuzu eksikliği görülebilmesi nedeniyle sıkça karşılaşılır.

İyot, tiroid hormonunun yapıtaşı olup eksikliğinde tiroid bezi TSH hormonu etkisiyle gittikçe büyür ve nodüler bir yapı kazanır hatta dışarıdan gözle görülebilir hale de gelebilir. Önceleri yeterli hormon salgılayabilirken daha sonra büyük boyutta nodüler ancak yetersiz hormon salgılar hale gelir. Erken tanı konulamazsa hastalarda gittikçe ağırlaşan klinik bulgular görülmeye başlar,

Tiroid bezi, insan boynunda gırtlak önünde bulunur, insan metabolizmasının hızını ayarlayan T3 ve T4  hormonlarını salgılar. Bu hormonlar vücut ısımızdan, sindirim sisteminin çalışmasına; kalp atım sayımızdan terleme miktarımıza kadar birçok yaşamsal fonksiyonu yönetir. Tiroid bezinin çalışması, beyindeki "hipofiz bezi" dediğimiz organdan salgılanan TSH ile kontrol edilir.

Tiroid bezinin az ya da çok çalışması guatr dediğimiz tiroid bezi rahatsızlıklarına yol açar.

TİROİD BEZİNİN YETERLİ HORMON ÜRETEMEMESİNE "HİPOTİRİDİ" DENİR.
Belirtiler:
" Yorgunluk
" Kabızlık
" Kalpte yavaşlama
" Üşüme, soğuğa tahmmülsüzlük
" Hareketlerde ve zihinsel hızda yavaşlama
" Adet düzensizliği ve kısırlık
" Cilt ve cilt altında ödem ile kilo alma
" Metabolizma hızında yavaşlama
" İştah azalması
" Ses kalınlaşması
" Uykuya eğilim ve uyku apne sendromu
" Gözlerde şişme
" İleri dönemde koma hali ve solunum durması

Hipotiroidi yani tiroid bezinin az çalışması tanısı, kanda T3, T4 ve TSH hormonlarının düzeyi bakılarak konulur.  Özellikle T4 hormonunun düşmesi tüm hipotiroidilerde yani tiroidi az çalışan kişilerde görülür.

Hipotiroidi ( Az çalışan tiroid) tedavisi: Hastaya ağızdan hap olarak olarak T3 hormonu ya da T3- T4 mixt hormon tedavisi yapılır, günlük 25 mikrogramla başlayan doz gittikçe artırılır.

TİROİD BEZİNİN FAZLA MİKTARDA HORMON ÜRETMESİNE VE SALGILAMASINA "HİPERTİROİDİ" DENİR.

Belirtiler:

" Terleme, sıcak basması
" Kilo kaybı
" Ayak bileğinde ödem
" Aşırı derecede güçsüzlük
" Çarpıntı
" İshal
" Artmış iştaha karşın kilo kaybı
" Gözlerde ileri derecede büyüme ve öne doğru ilerleme (Egzoftalmi)
" Ellerde titreme
" Saç dökülmesi
" Sinirlilik hali

Hipertiroidi nedenleri, hipofizden fazla TSH salgılanması ya da bağışıklık sisteminin etkisiyle tiroid bezinin fazla çalışması ile olabilir. Ayrıca hormon salgılayan tek ya da çok sayıda tiroid nodülü de gözlenebilir.

Hipertiroidi tedavisi: Tedavinin amacı üretilen hormon düzeyinin azaltılmasıdır. Hastalarda ilaç tedavisi sonuç vermediği zaman radyoaktif iyot tedavisi ya da cerrahi tedavi uygulanabilir.

HASTA ÖTİROİD SENDROMU (NORMAL TİROİD FONKSİYONU İLE GİDEN HASTALIK HALİ)

Ağır hastalık ya da ağır egzersiz, fiziksel travma tiroid hormonunun etrafta tutulmasını ve TSH salınımını etkileyebilir.  Herhengi bir guatr rahatsızlığı olmadığı halde kişilerde vücutta oluşan diğer anormal durumlar nedeniyle hormon yetersizliği görülür. En belirgin özellik, T3 değerinin kanda düşük olarak tespit edilmesidir. T4 değerleri değişiklik gösterebilir. Ötiroidik durumun tespiti için TSH değerlerinin normal olması önemlidir.

TİROİDİT (Tiroid iltihabı)

Genellikle üst solunum yolları enfeksiyonlarını takiben, virüslere bağlı olarak ortaya çıkar. Boğazda ağrı, yanma, hassasiyet, sıcaklık artışı olur, ağrı çene altına kadar vurabilir. Boyun bölgesinde lenf bezi büyümesi de gözlenebilir. Ani ateş, ağrı, sedimentasyon yükselmesi gözlenebilir. Tiroid fonksiyonlarına göre tedavi düzenlenir.

HASHİMOTO TİROİDİTİ

Bağışıklık sistemine bağlı (otoimmün) gelişen kronik gidişli iltihabi bir hastalıktır. Guatr bezi genellikle asimetrik olarak büyür ve  zamanla hormon yetersizliği gelişir. Hastalarda başlangıçta; boğazda ve boyunda ağrı, halsizlik, çarpıntı, boyun bölgesinde ateşlenme ve hassasiyet görülür. Önceleri sıcaklık basması, terleme, çarpıntı gibi bulgular oluştuğu halde, zamanla tiroid bezinde harabiyet geliştiği için; hastada kilo alma, üşüme, kalpte yavaşlama gibi bulgular oluşabilir. Başlangıçta kanda TSH hormon düzeyi artar, serum T4 düzeyleri düşer ve hipotiridi bulguları gelişir. Hipotiroidi durumu geliştikten sonra tamamlayıcı tedavi uygulanır.

TİROİD BEZİ RAHATSIZLIKLARININ ÖNLENMESİ

Özellikle iyot eksikliği olduğu bilinen bölgelerde iyotlu tuz kullanımının önerilmesi, hastalığın sık görüldüğü bölgelerde sularda iyot analizi yapılması da önemlidir. Ayrıca tiroid fonksiyon testlerinin tarama testi olarak kullanılması ve erken tanı konulması hastalığa bağlı birçok malüliyeti engelleyecektir. Gebelerde ilk haftalarda tiroid hormonunda eksiklik ya da fazlalığın tespit edilmesi, hem annenin sağlıklı bir gebelik geçirmesi açısından hem de bebekte oluşabilecek sakatlıkların önlenmesi açısından çok önemlidir.

Uz. Dr. Murat Görgülü
Etiler Memorial Polikliniği İç Hastalıkları Bölümü


DAMAR SERTLİĞİ (ATEROSKLEROZ)
Halk arasında damar sertliği olarak bilinen "ateroskleroz", atardamarların esnekliğini kaybedip kalınlaşması ile oluşan bir damar hastalığıdır.

NEDEN OLUŞUR?

Atardamarlar, vücudun canlılığını devam ettirmesi için şart olan kanı organlara taşırlar. Atardamarların 3 tabakası vardır. Bazı faktörlerin etkisiyle en içteki tabaka (intima) tahrip olur ve bu tahrip olan bölgeye kandaki kolesterol, pıhtılaşma faktörleri vb. maddeler birikmeye başlar. Kolesterolün damar duvarında birikmesi ile damar kalınlaşır, damar iç hacmi daralır ve kan geçişi azalır. Ayrıca pıhtılardan kopan parçalar vücudun başka bölgelerinde daha küçük damarların tıkanmasına yol açabilir. Damar sertliği sadece kalp damarlarını değil; beyin, böbrek ve çevre damarlarını da ilgilendirir. Türkiye de kalp ve damar hastalıklarından ölümler, tüm ölümlerin % 34'ünü oluşturmaktadır.

DAMAR SERTLİĞİ HANGİ KALP HASTALIKLARINA NEDEN OLUR?

Kalbin kasılmasını sağlayan miyokard adı verilen kas tabakasının beslenmesi (oksijenlenmesi), ''koroner'' denen (kalbe özel) damarlar vasıtasıyla gerçekleştirilir. Ateroskleroz veya başka bir nedenle miyokard'a gelen kan miktarı azalırsa, myokard yeterli seviyede oksijenlenemez ve ''iskemi'' (dokunun kanlanamaması) meydana gelir. İskemi, koroner kalp hastalığına neden olur. Kalbin myokard kas tabakası, tam beslenemediği için yeterli kasılamaz, bu da hastada kendini ''angina pectoris'' (göğüs ağrısı) şeklinde gösterir. Koroner kalp hastalığında en çok korkulan olay; koroner damarlardan hiçbirinin, kalp kasının kanlanmasını (dolayısıyla oksijenlenmesini) yeterince sağlayamamasıdır. Böylece kalp kasılamaz ve vücuda kan gönderemez. Bu olay halk arasında kalp krizi olarak bilinen "myokard infarktüsü"dür.

DAMAR KİREÇLENMESİ ( ARTERİO SKLEROZ)

Vücuttaki kan damarlarının bir kısmının veya tamamının sertleşmesi sonucu, esnekliklerini kaybetmesine; halk arasında damar kireçlenmesi tıp dilinde ise Arterio Skleroz veya Atheroma denir. Nedeni, kan damarlarının iç kısımlardaki hücrelerin esnekliğini kaybedip, zayıflaması veya kandaki yağlı maddelerin birikinti yaparak, damarı darlaştırmasıdır. Özellikle diyabet (şeker hastalığı) gibi bir diğer damar hastalığı ile birlikte olduğunda bu hastalık çok daha hızlı ve şiddetli seyredebilir. Belirtileri baş dönmesi, baş ağrısı, titreme, yürürken sendeleme, düşünme ve öğrenme gücünde zayıflama, sinirlilik veya damarın sertleştiği bölgelerde ağrılar görülür. İlk belirtiler görüldüğünde önlem alınacak olursa, korkulacak bir şey yoktur. Hastanın neşe ve cesaretini kaybetmemesi ve doktorun tavsiyelerini yerine getirmesi iyileşmede atılacak ilk önemli adımdır. Damar sertliği teşhisi konan kimse, perhiz yapmalı, alkol ve sigara gibi keyif verici maddeleri bırakmalı, yumurta, tereyağı ve benzeri yiyecekleri terk etmeli, tuzu da azaltmalıdır. Ayak damarlarında meydana gelebilecek herhangi bir hastalığı önlemek için de dar ayakkabı giymekten kaçınmalıdır.


Demir Eksikliği
Hemoglobin, kırmızı kan hücrelerine (eritrosit) rengini veren ve oksijenin kanda taşınmasını sağlayan bir proteindir. Demir ise hemoglobinin temel yapısına giren bir elementtir.

Akciğerlerden alınan oksijenin hemoglobine bağlanarak dokulara aktarılmasında büyük önem taşır. Dünya Sağlık Örgütü'ne (WHO) göre hemoglobin değerlerinin erkeklerde 14 gr/dl, hamile olmayan kadınlarda 12 gr/dl'nin altına düşmesi "anemi" olarak tanımlanır. Demir eksikliği ve buna bağlı olarak oluşan anemi ise "demir eksikliği anemisi" olarak adlandırılır. Tüm dünyada erkeklerin % 20'sinde, kadınların % 35'inde ve hamilelerin % 50'sinde görülür. Gelişmiş ülkelerde bu oran çok daha az, ülkemiz gibi az gelişmiş ülkelerde ise çok daha yüksektir.

Belirtiler?
Halsizlik, iştahsızlık, çabuk yorulma, başağrısı, başdönmesi, çarpıntı, nefes darlığı, huzursuzluk gibi genel; tırnaklarda kolay kırılma, tırnaklarda uzunlamasına kabarık çizgiler, düzleşme ve çukurlaşma, dil papillalarında düzleşme, dilde yanma, ağız köşelerinde ülserasyon ve fissurlar ve yutma güçlüğü gibi özel belirtileri vardır.

NEDENLERİ:

1) Demir ihtiyacının artması: Gebelik, emzirme, büyüme çağındaki çocuklar, düşük doğum tartılı ve erken doğan bebeklerde ihtiyaç artar. Diyetle alınan demir ihtiyacı karşılamaya yetmez.

2) Demirin yetersiz alımı: Çocukların anne sütü yerine demir desteği olmayan mamalarla beslenmesi, inek sütüne 1 yaşından önce geçilmesi, çocuğun günde yarım litreden fazla süt içmesi ve daha büyük çocuklarda hazır gıdalarla beslenme, sosyo-ekonomik durum bozukluğu nedeniyle hayvansal gıdaların yeterince alınamaması buna yol açar. Erişkinlerde çay, kahve tüketiminin fazla olması, diyetle fazla miktarda kalsiyum alınması, etin kavrularak ya da fırında fazla pişirilmesi ve sosis, salam gibi hazır besinlerin tüketimi demirin biyoyararlanımını azaltır. Sakatat, dana eti, koyun eti, tavuk eti, kuru baklagil, kuru meyve ( kayısı-üzüm ), pekmez, yeşil sebze, fındık, fıstık, susam, tahin gibi demirden zengin besinlerin tüketilmesi önerilir.

3) Demirin yetersiz emilimi: Bazı kişilerde demir bağırsaklardan yeterince emilemez.

4) Kan kaybı: Özellikle mide - bağırsak sistemindeki iyi ya da kötü huylu tümörler, kadınlarda aşırı adet kanaması, sık ve fazla sayıda doğum, düşük ve küretajlar buna yol açabilir.

TANI VE TEDAVİ:
Aneminin nedenlerinin iyi araştırılması gerekir. Altta yatan neden bulmadan rastgele demir ya da vitamin vermek, kan transfüzyonu yapmak, teşhisin gecikmesine, hastanın probleminin ilerlemesine yol açabilir.

Demir eksikliği olan bebek ve çocuklarda zeka gelişimi ve koordinasyon bozulur, dikkat ve algılama azalır, büyümede gerilik olur. Demir eksikliğinde enfeksiyonlara duyarlılık artar, tırnak-deri-mukoza değişiklikleri ortaya çıkar. Gebelerde morbidite ve mortalite, bebek ölümleri oranı, düşük doğum ağırlıklı bebek dünyaya getirme ve enfeksiyonlara yakalanma riski artar. Bağışıklık sistemi bozulur. Demir eksikliği anemisi olan bireylerde hava kirliliğine bağlı olan kurşun zehirlenmelerine duyarlılık artar.

Demirin bağırsaktan emilimindemi artırmak için…
" C vitamini demirin emilimini artırır. Bu nedenle yumurtayı portakal suyu veya domatesle, köftenin yeşil salata ile tüketilmesi demirim emilimin artırmak açısından önemlidir.
" Mayalı ekmekteki demir mayasız ekmeğe göre daha çok emilir.
" İyi pişmemiş kuru baklagiller ya da kepek ekmeği demirin emilimin azaltır.
" Posalı gıdalarla beslenme demirin emilimini azaltır.
" Gıdaları saklamakta kullandığımız alüminyum, paslanmaz çelik ve teneke de demirin emilimin azaltır.

Uz. Dr. Deniz Şahin Şimşek
Ataşehir Memorial Tıp Merkezi İç Hastalıkları Bölümü


DİYABETİK RETİNOPATİ
Gözün görmeyi sağlayan sinir tabakası olan retinadaki kılcal damarların etkilenmesiyle ortaya çıkan tablodur.

Bu küçük kılcal damarlarda, kırmızı kan hücreleri ve pıhtılaşma hücrelerinde oluşan değişiklikler sonucu retina beslenemez ve oksijensiz kalır. Damar cidarlarında bozulmalar oluşur, damar geçirgenliğinde artış olur. Bu da damar dışında yani retina içinde kanamalar ve serum sızıntısına neden olur. Düşük oksijen seviyesi anormal yeni damarların oluşumuna yolaçabilir. Oluşan bu damarlar retinanın kendi damarları kadar sağlam olamazlar ve taşıdıkları kanı kolayca duvarlarından sızdırmaya başlarlar. Bu safhadan sonra Proliferatif Diyabetik Retinopati (PDR) dönemi başlar.

Görmeyi tehdit eden ciddi komplikasyonlardan bazıları:
1. Yeni ve acil oluşmuş olan damarların kanamalı sebep olduğu göz jeli içi vitreus kanamaları
2. Oluşan anormal damar ve zarların çekintisine bağlı retina dekolmanı/yırtılması
3. Opak membranların oluşması sonucu görme keskinliğinin azalması
4. Rubeozis iridis
5. Göz tansiyonun yükselmesi ve son olarak
6. Sönmüş  göz evresi (burnt-out stage)

Hem Tip 1 hem Tip 2 diabeti olan hastalar için bu risk vardır. Bu sebepten dolayı diyabeti olan herkes en azından 6 ay ile 1 yılda bir kere olmak üzere kapsamlı (damla ile) göz ve göz dibi muayenesi yaptırmalıdır. Özellikle 10-15 yılın üzerinde diyabet hikayesi olan hastalar için bu kontroller çok daha önemlidir.

Bu hastalıktan dolayı kan damarı duvarlarında meydana gelen bozulmalar ve yeni oluşan damarlardan kolaylıkla damar dışına sızan kan göz içine dolar ve görmemizi bulanıklaştırır. Eğer bu kanamalar görme merkezini de etkilerse (makula = sarı noktayı) görme keskinliği çok azalır. Bu durum mukala ödemi olarak adlandırılır ve PDR dediğimiz yeni damar oluşum savhasına gelmiş hastaların yaklaşık yarısında bu gözlenmektedir.

Nasıl Tespit Edilir?
Öncelikle görme keskinliği ölçülür ve ardından hastanın göz bebekleri damla ile genişletilerek retina (göz dibi) detaylı bir şekilde taranır. Etkilenen alanlar tespit edilirse gerekli görüldüğü takdirde FFA denilen test yapılır. Bu test damarınızdan verilen boyalı bir madde sayesinde göz dibinizin fotoğrafı çekilir ve sızdıran damarlar ve beslenemeyen bölgeler tespit edilir. Bu yöntem sayesinde tedavi kararı daha kolay alınır.

Tedavi Yöntemleri Görme kaybı riskini yüzde 50 oranında azaltması sebebiyle, klinik önem taşıyan maküler ödemlerde bütün gözlere, görme keskinliğine bakılmaksızın LFK (Lazer fotokoajulasyon) tedavisi yapılmaktadır. Tedavideki esas gaye kanayan ve sızdıran damarları kapayıp, hastanın görme seviyesini korumaktır.

Lazer tedavileri ile yetersiz kalan gözlerde veya kontrol altına alınamayan hastalarda ileriye dönük daha ciddi komplikasyonlar ortaya çıkar.
Bunlar arasında :
1. Ağır Persistan vitre içi hemarojiler (en sık konulan indikasyon)
2. Makulayı (görme noktasını) tutan traksiyonel retina dekolmanı
3. Ağır, ilerleme gösteren (agresif) fibrovasküler proliferasyonlar
4. Yoğun IVH (intra vitreal hemoraji) ile birlikte bulunan Rubeosis İridis (iriste yeni damarlanmaların oluşumu)
5. Yoğun persistan (tekrarlayan) subhialoid hemorojiler

Yukarıda sayılan bu 5 durumda PPV (Pars Plana Vitvektomi) yapılması zorunluluğu vardır. Vitrektomi, göz içine girilerek kanın temizlenme şeklidir. Bu yüzden, son aşamalara gelmeden hastalarımız bilinçli  olarak periyodik göz dibi kontrollerini yaptırmalılar. İyi bir kan şekeri düzeyi ve sürekli takip altında olmalarında fayda vardır. Unutmayalım ki Diyabetik Retinopati hiçbir semptom (belirti) vermez. Eğer belirtiler ortaya çıkmış ise hastalık ileri safhalara gelmiş demektir ki bu da tedavilerini zorlaştırır ve görme kaybı açısından riskleri yüksektir.
Logged

Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
Sizler İçin Yaptığımız Tüm Paylaşımlara Bir TEŞEKKÜRÜ Çok Görmeyin. 
Teşekkür Etmek İçin Açılan Konunun En sonunda "Teşekkür Et" Yazısına Tıklamanız Yeterli Olacaktır.
Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap       Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
!!! DuzceForum Kuralları !!!
Escapee81
Özel Üye ++
*****

Edilen Teşekkür
Sayısı: 244
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 4299

Yetki:

Nerden:


Kuyruguna basil(MA)dikca tirmala(MA)yan kedigil...


E-Posta
Durumum:


« Yanıtla #2 : Ocak 12, 2009, 04:39:46 ÖS »

EKSTRASİSTOL
Kalbin normal atışlarına, fazladan atış eklenmesine "Ekstrasistol" bir başka deyişle "fazladan atış" denir. Kalbin bir atışı, vaktinden önce olur.

Sonra, bir süre atış olmaz. Bu atışlar, tek tek veya arka arkaya meydana gelir. Kalp hastalıklarında görüldüğü gibi; fazla sigara, aşırı alkol tüketmek, heyecan ve hazmı güç yemeklerden sonra da görülebilir. Kalbin çalışması bir düzen ve ahenk içindedir. Öyle programlanmıştır ki istirahat halinde bir dakikada 50 ile 100 atım yapar. 50'nin altındaki atımlar bradikardi 100'ün üzerindeki atımlar da taşikardi olarak adlandırılır. Ekstra atımlar içermeseler de bradikardi ve taşikardi halleri de bir ritim bozukluğudur. Aktif spor yapanlarda görülen bradikardi, çok aşağı değerlerde olmamak kaydıyla masum kabul edilebilir. İstirahat halindeki taşikardiler ise kalp yetmezliğinin dışında kansızlık, gebelik, KOAH (müzmin tıkayıcı akciğer hastalığı), tiroit hormonlarının aşırı salgılandığı guatr durumlarında görülebilir. Ekstrasistoller ise normal atım sayısı içinde görülebilecekleri gibi taşikardik veya bradikardik konumlarda da ortaya çıkabilir.

Ekstrasistol nasıl teşhis edilir?   

Kalbe ait ani ölümlerin en başta gelen nedenlerinden biri ekstrasistol'dür. Bu yüzden ekstrasistollerin masum ya da tehlikeli oluşlarını tespit etmek hayati bir önem taşımaktadır. "Ben onunla yaşamaya alıştım" diyerek kesinlikle hafife alınmamalıdır. İzlenmesi gereken doğru yol öncelikle kardiyoloji kontrolünden geçerek teşhis konmasını sağlamak, koruyucu ve tedavi edici bir strateji oluşturmaktır. Elle nabız kontrolünde düzensizlik saptanması en tipik bulgusudur. Tansiyon ölçümü sırasında nabız atımındaki düzensizlikleri işitmek de mümkündür. EKG (elektro kardiyografi) ile mevcut ekstrasistol net olarak tanımlanabilir. Gelişi güzel zamanlarda ortaya çıkan ya da sürekli olmayan ekstrasistolleri yakalayabilmek için 24 saat taşınabilir Holter EKG kullanılır.

Ekstrasistol sorunu olanlar nelere dikkat etmelidir?

* Sigara içmeyin.
* Alkol kullanmayın.
* Çay - kahve tiryakiliğiniz var ise buna son verin
* Ağır spor yapmayın.
* Düzenli ve dengeli beslenmeye özen gösterin, ağır yiyeceklerden kaçının.
* Doktorunuza danışmadan içeriğini bilmediğiniz ilaçları kullanmayın.
* Stresten uzak kalmak için yüreğinizdeki hoşgörü reçetesini uygulayın.

Ekstrasistol nasıl tedavi edilir?
Bunun için tam bir sistemik muayeneden geçmek gerekir.
Doktorunuz öncelikle ekstrasistolun masum (iyi huylu) ve riskli (kötü huylu) ayrımını yapar.
Riski arttıran uyarıcı etkenlerden uzaklaştırılır: Sigara, stres, alkol, çay, kahve ve kalbi tetikleyen ilaçlar. Risk oluşturan hallerde kabul edilmiş tıbbi kriterlerle sebebe yönelik tedavi stratejileri oluşturulur. Gerek duyulan ilaçlar ancak uzman doktor denetiminde ve kontrollü olarak kullanılır. İnatçı ve ilaçlara yanıt vermeyen durumlar elektro fizyolojik yöntemle ablasyon, deri altına yerleştirilen kalp pili, defibilatör ve nadiren ameliyat edilerek tedavi edilir.

Doç. Dr. Kani Gemici
Memorial Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı


ENFARKTÜS
Kalp krizi, kalbi besleyen koroner atardamarların ciddi ölçüde tıkanmasına bağlı olarak kalp kasının bir bölümünün hasara uğraması veya ölmesiyle (miyokard enfarktüsü) ortaya çıkar.

Kalbi besleyen koroner kan damarlarındaki tıkanma, damar çeperlerinde plak oluşmasına ('damar sertliği', ateroskleroz) ya da pıhtı oluşmasına (koroner tromboz) bağlı olabilir. Göğsün ortasında, ani olarak ortaya çıkan ve sıkışma şeklinde ağrı ile çok büyük bir ızdırap arasında değişen şiddetlerde olabilen, 30 dakika ya da daha uzun süren ve istirahat ile geçmeyen ağrı ortaya çıkar. Ağrı bazen omuzlara, boyna ya da kollara yayılır. Göğüste, nefes darlığının eşlik ettiği rahatsızlık hissi ya da ağrı, huzursuzluk, soğuk ve nemli deri, bulantı ya da kusma ya da bilinç kaybı oluşabilir. Bu durum, zaman zaman mide yanması ile de karışabilir.

Enfarktüs sırasında ne yapılmalıdır?

Enfarktüs krizi geçiren hasta; kalp bölgesinde ani bir ağrı hisseder. Bütün benliğini ölüm korkusu sarar. Nefes almakta zorluk çeker. Yapılacak ilk iş, hastanın 45 derece bir meyille oturmasını sağlamaktır. Sonra; vakit geçirmeden doktor çağrılır. Acil olarak en yakın hastaneye başvurmak gerekir.

Enfarktüse neden olan risk etmenleri:

Değiştirilemeyen etmenler: Ailede kalp krizi geçiren kişi bulunması, 45 yaşın üzerinde ve erkek olma, değiştirilmesi mümkün olmayan risk etmenleridir.

Değiştirilebilecek etmenler: Sigara içme, yüksek kolesterol, yüksek kan basıncı, şeker hastalığı, şişmanlık, çok yağlı beslenme ve hareketsizlik.

Tedavi seçenekleri nelerdir? İlk tedavi önlemleri oksijen, nitrogliserin, düşük doz aspirin ya da ağrı tedavisi olabilir. Kalpteki ritim bozukluklarını giderici antiaritmik ilaçlar ve kalp kasındaki hasarın ilerlemesini önlemek için beta-blokerler verilebilir. Hasta krizden sonraki ilk birkaç saat içinde hastaneye yatırılırsa pıhtıları eritmek için trombolitik ilaçlar verilebilir. Ancak günümüzde eğer ulaşılabiliyorsa ilk önce anjiyo-plasti (daralan kalp damarlarının genişletilmesi) tercih edilmelidir. Hastanın diğer kalp damarlarında da tıkanmalar varsa koroner arter köprüleme (bypass) ameliyatı yapılabilir.

Uz. Dr. Özlem Esen Memorial Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı


FASET SENDROMU
Faset sendromu bel ağrısının üzerinde yeterince durulmayan ancak sık görülen bir nedenidir. Halk arasında bel omurlarında kireçlenme olarak bilinen bu durum çoğu kez bel ve boyun fıtığı ile birlikte bulunabilir ve bu nedenle bir ağrı kaynağı olarak göz ardı edilebilir.

Faset eklemler omurganın arka tarafında yer alan omurları birbirine bağlayan ve omurganın hareketinde önemli rol oynayan küçük eklemlerdir. Bu eklemlerin çok karmaşık bir sinir ileti sistemleri mevcuttur. Bu nedenle de ağrıya oldukça duyarlı oldukları açıktır. Yaşlanmaya, darbelere, travmalara bağlı olarak faset eklemlerde oluşan bozulmalar şiddetli boyun, sırt ve bel ağrılarına sebep olabilir. Omurganın boyun ve bel bölgesi sırt bölgesine kıyasla çok daha hareketli olduğundan faset eklem bozukluklarına bağlı ağrılar daha çok bel ve boyun bölgesinde görülür.

Faset eklemlerde bozulmalar, yaşlanmanın sonucu olarak ortaya çıkabileceği gibi ağır işlerde çalışan gençlerde, sert spor yapanlarda da görülebilir. Ayrıca dengesiz yük taşıma da faset sendromuna yatkınlığı artırır.

Belirtileri nelerdir?

Faset eklem bozulmalarına bağlı ağrılar belin yan tarafında hissedilir. Ağrı, kalçaya ve bacağın üst kısmına yayılabilir. Bel fıtığı ağrısı öne eğilmekle artış gösterirken, faset sendromu ağrısı daha çok geriye yaslanmak ve yana dönmekle şiddetlenir. Faset eklemlerde ortaya çıkan kireçlenmelerin çok artması durumunda omurilikten çıkan sinirler bası altında kalabilir. Bunun sonucunda da bel ya da boyun fıtığı ağrısına benzeyen bir ağrı ortaya çıkabilir. Bu durumda olay boyundaysa omuza ve kola yayılan boyun ağrısı, beldeyse kalçaya ve bacağa yayılan bel ağrısı karşımıza çıkar.

Tedavi:

Faset sendromunun neden olduğu ağrıların tedavisinde faset eklem enjeksiyonu ve faset eklem denervasyonu gibi girişimsel yöntemleri uygulamaktayız. Bu yöntemler özel girişim odasında ve "Floroskopi" adı verilen radyolojik görüntüleme yöntemi kılavuzluğunda gerçekleştirilir. İşlem için genel anesteziye yani narkoza gerek yoktur. Hastaya uygun pozisyon verildikten sonra damardan sakinleştirici ilaçlar verilir ve lokal anestezi (mevzi uyuşturucu) ilaçları uygulanır. Ardından, floroskopi cihazıyla ilgili eklemler ve eklemlerin sinirlerinin geçtiği yerler görüntülenir. Eklem içine özel iğnelerle girilerek ilaç enjeksiyonu yapılır. Bel ve boyun fıtığı ile faset sendromu birlikte sık görüldüğünden bu enjeksiyonlar bel ve boyun fıtığı için uygulanan epidural ve transforaminal enjeksiyonlarla aynı seansta da yapılabilir.

Faset sendromu için uygulanan bir diğer girişimsel tedavi yöntemi ise faset eklem denervasyonudur. Bu işlemde faset eklemlerin ağrısını ileten sinirler bloke edilir yani ağrıyı iletmeleri engellenir. Bu sinirler hareket ya da duyuyla ilgili sinirler değildir. Sadece ağrı iletiminden sorumludur. Bu nedenle bu sinirlerin duyarsızlaştırılması sonucunda herhangi bir fonksiyon ya da his kaybı oluşmaz. Sadece ağrı ortadan kalkar. Faset eklem denervasyonu için kullanılan en modern yöntem radyofrekans termokoagülasyon yöntemidir. Bu yöntemde sinire yüksek frekanslı radyo dalgaları ile oluşturulan kontrollü ısı uygulanır ve sinirin ağrıyı iletimi kesilir.

Tüm bu girişimsel tedavi yöntemleri uzun seanslar boyunca değil, tek bir seans olarak uygulanır. Girişimden sonra hastalar 3-4 saat ya da en fazla 1 gece gözlem altında tutulup evlerine gönderilirler. Ardından hastalara yapmaları gereken egzersizler ve vücutlarını doğru kullanmak için dikkat edilmesi gereken noktalar anlatılır. Bu şekilde uygulanan sistematik bir tedaviyle faset sendromu ağrıları dindirilebilmektedir.

Uz. Dr. Mehmet Çelik,
Memorial Hastanesi Anestezi ve Reanimasyon Bölümü 


FLEBİT
Bacaktaki toplardamarların iltihabı demek olan flebit, oldukça sık rastlanan bir hastalıktır. "Flebit" bacaktaki yüzeysel toplardamarların ya da bacak ve leğen kaslarındaki derin toplardamarların iltihabı anlamına gelir.

İltihap çoğunlukla damar içi pıhtılaşmaya, yani tromboza yol açar, iltihapla sonuçlanan damar içi pıhtılaşmaya ise "tromboflebit" denir.

Flebit'in belirtileri nelerdir?

Yüzeysel tromboflebitte derialtında görülen toplardamarlar iltihaplanarak şişer, kızarır ve duyarlı bir hale gelirler. İltihap, genellikle damarın bir bölümünde başlar, sonra yukarıya doğru ağrılı, kırmızı bir çizgi biçiminde yayılır. İltihaplı damar, derinin hemen altında sert bir kordon gibi ele gelebilir. Hastayı gece uyutmayan belirgin bölgesel bir ağrı vardır. Tedavi edilmezse, iltihap alanı genişler ve ağrı artar. Bazen çok ağrılı, uzun bir iltihap çizgisi de görülebilir; hastanın ateşi yükselebilir, bacağı şişebilir. Yüzeysel tromboflebit daha çok bacağın alt yarısında oluşur. Genellikle genişlemiş (varisli) damarlarda görülür. Ender rastlanılmakla birlikte koldaki toplardamarlarda da olabilir.

Derin toplardamar tromboflebitinde ağrı baldırda hissedilir ve bilek hareketleriyle artar. Bilek çevresindeki dokular şişebilir. Ancak, ağrılı bir kızarıklıkla kendini belli eden yüzeysel tromboflebitin tersine, derin flebitin dıştan görünen hiçbir belirtisi olmayabilir. Genellikle bacakta şişlikler ortaya çıkar.

Flebit'in sebepleri nelerdir?

Yüzeysel tromboflebitin başlıca nedeni varisli damarlardır. Aileden geçen ve kadınlarda daha yaygın olan bu durum, genç erişkinlik çağında ortaya çıkar ve yıllar geçtikçe ilerler. Bacak yüzeysel toplardamarları genişleyince çeperleri incelir ve kıvrımlar yapar. Genişlemiş damarlarda kan akımı yavaşlar ve kandaki plazma ve hücreler çökmeye yüz tutar. Böylece kanın akışı iyice yavaşlar ve flebitin ilk aşaması olan kan pıhtılaşmasına yol açar. Pıhtılaşmadan sonra damar çeperi pıhtıyı çözmek için iltihap oluşturur. Bu dönemde hasta ağrı, duyarlılık ve kızarıklık gibi belirtilerin farkına varır.

Bazen bir darbeden sonra da flebit oluşur. Derinin hemen altındaki ince çeperli toplardamar, sözgelimi bir sehpaya çarpma sonucu yaralanabilir. Normalde damarın içi, kaygan bir yüzey oluşturarak pıhtılaşmayı önleyen bir hücre tabakasıyla kaplıdır. Darbe sonucu bu tabaka zedelenince, düzensiz yüzeye değen kan, pıhtılaşmaya başlar. Toplardamarlardaki varis genellikle gebelik sırasında ağırlaşır. Bunun iki nedeni vardır: Rahmin leğen toplardamarlarına baskı yaparak bacak toplardamarlarını şişirmesi; gebelikte bedendeki bütün destek dokularını gevşeten hormonların salgılanması (çeperleri gevşeyen damarlar genişler). Damar içine enjeksiyon yapılması da yüzeysel tromboflebite neden olabilir. Herhangi bir nedenle hastanede yatan hastaya uzun süre damardan sıvı verilmesi, yani serum takılması gerekebilir. Bu durumda iğne damarı tahriş edebilir ve sonuçta pıhtılaşma, ardından da iltihap ortaya çıkar.

diğer nedenler arasında ise; kanın pıhtılaşmaya yatkın olduğu bazı kan hastalıkları ile büyük ameliyatlar sonrası ya da hastanın uzun süre hareketsiz kaldığı durumlar sayılabilir. Bazı kanser türlerinde, özellikle pankreans kanserinde, daha önce hiçbir varis ya da flebit yakınması olmayan kişinin bacaklarında apansızın yüzeysel flebit oluşabilir. Bu tür flebitin bir özelliği 'gezici' olmasıdır. Bir gün bir bacağın alt kesiminde ortaya çıkan flebitin birkaç gün sonra öteki bacağın üst kesiminde oluştuğu görülür. Flebit ciddiye alınmalıdır, ama başka belirtiler olmadan, kanserin ilk belirtisi olarak yorumlanması yanlıştır. Derin toplardamar tromboflebitinde, kaslar içinde, bacak boyunca uzanan geniş toplardamar tıkanır ve iltihaplanır. Varisli damarlar dışında, derin toplardamar tromboflebitinin nedenleri, yüzeysel tromboflebitinkilerle aynıdır: Kan dolaşımında yavaşlama, kanın yapısında bir değişiklik ve damar çeperinde zedelenme.

Flebit'in tedavisi nedir?

Yüzeysel tromboflebitin ciddi bir tehlikesi yoktur. Hasta toplardamar, içinde kan barındırmayan, bağ dokusundan bir bant, haline gelebilir; ama yeni damarlar açılacağından bu durum belirti vermez. Ayrıca yineleme eğilimi göstermesine karşılık, ciddi bir tehlike yaratmaz. Buna karşılık, derin toplardamar tromboflebiti oldukça ciddi tehlikeler yaratabilir. Öncelikle, toplardamardaki pıhtı büyüyerek önemli bir uzunluğa ulaşır. Sonra bir parça kopar ve ana dolaşıma katılır. Alt ana toplardamardan (bedenin alt kesiminden gelen bütün kanı toplayan, karnın arka tarafındaki geniş toplardamar) geçerek kalbe girer. Oradan da akciğerlere kan götüren atardamara pompalanır. Büyüklüğüne göre, bu atardamarın akciğere dağılan dallarından birini ya da birkaçını tıkar. Eğer pıhtı yeterince büyükse tam tıkanma bile yapabilir ve oluşan akciğer enfarktüsü ani ölümle sonuçlanır. Küçük bir pıhtı ise akciğerin uç kısmına ulaşır ve daha az zarar verir. Derin toplardamar tromboflebitinin ikinci bir etkisi de bacak damarlarının içindeki küçük kapakçıkların hasar görmesidir. Bu durum bazen bacağın sürekli şiş kalmasına ya da yara (ülser) açılmalarıyla sonuçlanan deri sorunlarına yol açar. Ciddi bir tehlike yaratmadığından yüzeysel tromboflebitin tedavisinde belirtilerin hafifletilmesiyle yetinilir.

İlk yapılacak şey; bir hastaneye başvurmaktır. Hastaya genellikle yatırılarak, kanın pıhtılaşmasını geciktiren bir tedavi uygulanır. Hastaneye gidene kadar ise bacağın yukarı kaldırılması ( kalp seviyesinin üzerinde tutulması) yararlı olur.
 
Derin tromboflebitin tedavisi genellikle pıhtı oluşmasının önlenmesine yöneliktir. Kanın pıhtılaşma hızını azaltan antikoagulan (pıhtılaşmayı önleyici) ilaçlar kullanılır. Bunların uygun bir dozda alınması, bacaktaki pıhtıların büyümesini önler. Günümüzde iki tür antikoagulan madde kullanılmaktadır: Enjeksiyonla verilen ve hemen etki eden heparin ve hap biçiminde de alınan, iki üç gün içinde etkisini gösteren warfarin. Önce heparin uygulanır, birkaç gün sonra warfarin'e başlanır ve en az 6 ay boyunca sürekli kullanılır. Yüzeysel tromboflebitte tek sorun, özellikle varis varsa iltihabın yinelenmesidir. Bir nöbet genellikle bir hafta ya da daha uzun sürer. Sonra ağrı ve duyarlılık hafifler ama bazen duyarlılık haftalarca sürebilir. Akut dönem geçtikten sonra bölgedeki deride kahverengi bir leke kalır. Bunun yok edilmesi olanaklı değildir. Derin toplardamar trombozu tedavisine zaman geçirmeden başlanırsa, bir sorun çıkmaz. Ancak tedaviye karşın "flebit sonrası bacak" ( past tromboflebitik sendromu) denilen durum ortaya çıkabilir. Bilek gölgesi sürekli şiş kalır ve daha sonra yaralar oluşabilir. Bu durumun tedavisinde varis çorabı giyilir, bedendeki fazla suyu azaltan ilaçlara ve belki de yaraların iyileşmesi için cerrahiye başvurulur. Bazı vakalarda flebit sonucu bacağın altındaki toplardamarların kapakçıkları hasar görür ve sonuç olarak yüzeysel toplardamarları derin sistemle birleştiren geniş damarlar oluşur. Bu damarların bağlanmasıyla yaralar tedavi edilebilir. "Flebit sonrası bacak" oluşmasa da, bir derin toplardamar trombozunu izleyen ağrı ve şişlik haftalarca kalabilir. Bazen şişlik geçer, ama hasta bacakta günün sonuna doğru hafifçe şişme izlenebilir. Varis çorabı giymenin, ayağı yükseğe kaldırmanın ve egzersizin yararı açıktır. Ama erken dönemde uzun yürüyüşler hastayı zorlar.

Sigaranın uzun dönümde derin flebit olasılığını artırdığı öne sürülmektedir. Yüksek dozda doğum kontrol hapı kullanan kadınların (özellikle 35 yaşın üstünde, şişman ve sigara içenlerde) damar hastalıklarına yakalanma olasılığı oldukça yüksektir. Bu yüzden söz konusu özellikleri taşıyan kadınların gebeliği önleme konusunda başka yöntemlere başvurmaları yerinde olur. Flebitin en büyük tehlikesi toplardamarlarda oluşan bir pıhtının koparak kan dolaşımında sürüklenip akciğerlere taşınması ve bu organlarda enfarktüse yol açmasıdır. Söz konusu durum daha çok derin toplardamar tromboflebitinde görülse de, flebitin her türü dikkatli bakım ve tedavi gerektirir. Bu yüzden belirtiler önemsiz bile görünse, üzerinde durulmalı, mutlaka bir doktora danışılmalıdır.

Op. Dr. Naci Yağan
Memorial Hastanesi Göğüs, Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı


Galaktore (memelerden süt gelmesi)
Kadınlarda gebelik ve çocuğa süt verdiği dönemin dışında memelerden süt gelmesi durumuna "galaktore" adı verilmektedir.

Gebelikte ve çocuğun emdirildiği dönemde süt gelmesi normal bir durumdur. Genç kızlarda memelerden süt gelmesi beraberinde adet görememe tablosu mevcutsa bu önemli bir durumu işaret etmektedir. Kadınlarda gebelikte ve emzirme dönemlerinde kandaki prolaktin ve oksitosin hormonları artışı olmaktadır. Halbuki patolojik olan bu durumda kanda sadece prolaktin artışı bulunmaktadır.
Prolaktin hormonu hipofiz bezinin ön tarafından salınan bir hormon olup normalde düşük düzeylerdedir.  Prolaktin salgılayan hücrelerde artış veya bu hücrelerin fonksiyonlarının artışına bağlı prolaktin düzeyleri yüksekliği görülebilmektedir.

Belirtileri nelerdir?
Kadınlarda adet görememe ve göğüslerden süt gelmesi (galaktore) belirtileri veren bir tablodur. Bir genç kız veya kadın gebe olmadığı halde adet göremiyor ve göğüslerinden süt geliyor ise hipofizde anormalliğin olabileceği düşünülmelidir. Normalde çok düşük olan prolaktin hormonu çok yükselmiş ve adeti engellemektedir. Ayrıca sakinleştirici ilaçların uzun süreli kullanımında, meme başlarının aşırı uyarılmasında da memelerden süt gelmesi görülebilmektedir. Bu durumlarda adet görememe yakınması yoktur. Hipofiz bezinden kaynaklanan tümoral bir oluşuma bağlı ise mikroadenom adını alır. Daha da büyürse görme sinirlerine baskı yaparak her iki gözde veya tek gözde görmede azalma hatta körlük seviyesine bile gelebilirler. Erkeklerde ise kısırlık veya iktidarsızlık ortaya çıkabilir.

Teşhis ve tedavi:

Teşhis için yapılan muayene sonrasında herhangibir ilaç kullanıp kullanmadığı, memelerini aşırı uyaran durumların olup olmadığı, gebe olup olmadığı gözden geçirilir. Kandaki prolaktin seviyesini 20ng/ml üstünde olması, çekilen beyin manyetik rezonans (mr) görüntülemede hipofizde yer kaplayan bir oluşumun tespit edilmesi ile tanı kesinleştirilir.  Memelerden süt gelmesi ve adet görememe kitlenin büyümeden teşhis edilmesini sağlar. Genellikle bu dönemde kitleler 10 mm in altındadır ve tedavileri daha yüz güldürücüdür. Tedavide kesin sonuca gitmek için  mikrocerrahi ile burundan hipofiz bezine ulaşılır ve tümöral bölüm çıkarılır. Kötü huylu kitleler değildir. İlaç tedavisinde bromokriptin ve cabergolin kullanılmaktadır.

Prof. Dr. Kadir Tahta
Memorial Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı


TEKRARLAYAN GEBELİK KAYIPLARI
Tekrarlayan düşükler; genetik, rahime ait anomaliler, endokrin sisteme ait hastalıklar, immunolojik ve hematolojik faktörler, enfeksiyon veya çevresel etkenlere bağlı olarak gelişmektedir.

Ancak bu önemli sorunu yaşayan çiftlerin hala ortalama % 50'sinde neden açıklanamamaktadır.   

- Tekrarlayan gebelik kayıpları nasıl tanımlanır?

Üç veya daha fazla sayıda gebeliğin ardışık olarak erken dönemde( 20 haftada ya da daha öncesinde) kaybedilmesi, 'tekrarlayan gebelik kayıpları' olarak adlandırılır. Üreme çağındaki fertil çiftlerde tekrarlayan düşük sıklığı, %0.5-1 oranındadır. Düşük nedeninin bulunmasına yönelik ileri ailelerde de başlanmaktadır. Tekrarlayan gebelik kayıpları birçok disiplinin birlikte çalışmasını gerektiren kompleks bir sorundur (Jinekoloji, Genetik, Epidemiyoloji, İmmünoloji, Hematoloji ve Endokrinoloji). 
 
- Tekrarlayan gebelik kayıplarının sebepleri nelerdir?

Genetik nedenler
Tüm nedenlerin % 4,7'si genetik olup, resiprokal veya robertsonian translokasyon ile inversiyonlar en sık görülen yapısal kromozom anomalileridir. Sorun, kadın ve erkeğe  kromozom analizi yapılarak değerlendirilmeli, genetik bir sorun varlığında tüp bebek yöntemi uygulanarak 'Preimplantasyon Genetik Tanı' (PGT) yapılmalıdır. Böylece hasta embriyoların ayrılarak, sadece normal embriyoların anne rahmine yerleştirilmesi ile sağlıklı bebekler dünyaya gelebilmektedir. Ayrıca bazı tekrarlayan düşük olgularında kadın ve erkekte  genetik bir sorun olmamasına rağmen embriyolarda kromozomal anomali sıklığında artış olabilmektedir. PGT yöntemi böyle durumlardaki düşüklerde embriyoların etkisini belirlemede önemli bir 'tanı yöntemi'olarak da kullanılmaktadır.

Rahime ait anatomik nedenler
Septum adı verilen ve rahim içini daraltan doğumsal şekil bozuklukları, myomlar,   kürtaj sonrası gelişebilen rahim içi yapışıklıklar bu nedenler arasında sayılabilir. Böyle durumlarda yeni bir gebelik öncesi yapılacak 'histeroskopi' ve 'laparoskopi' gibi endoskopik yöntemlerle sorun giderilmelidir.

Hormonal nedenler
Tiroid hastalıkları, iyi kontrol edilmemiş diyabet ve prolaktin yüksekliğinin uygulanacak laboratuvar tetkikleri ile saptanarak tedavi edilmesi, başarı şansını artırmaktadır. Ayrıca tekrarlayan düşüklerde yüksek androjen düzeyleri ve polikistik yumurtalık sendromu (PCOS) sıklığında artış da bildirilmekte; metformin tedavisinin ise PCOS olan kadınlarda insülin direncini azaltarak tedaviyi olumlu etkilediği  gözlenmektedir.

Pıhtılaşmaya ilişkin sorunlar
'Antifosfolipid Sendromu' kadının kendi pıhtılaşma faktörlerine veya bazı hücrelerine karşı antikor üreterek, bebeği besleyen damarlarda tıkaç oluşumuna yol açması olarak tanımlanabilir. 'Trombofili' yani pıhtılaşma eğiliminin artması da, tekrarlayan düşüklerde önem taşımaktadır. Doğumsal veya edinsel şekilleri mevcuttur. Protein C ve protein S ile antitrombin III aktiviteleri, Faktör V Leiden ve Factor II gen  mutasyonları, açlık plazma homosistein düzeyleri araştırılmalıdır.
Pıhtılaşma defekti saptanan kadınlara aspirin ve heparin gibi kanı sulandıran ilaçlar kullanılmaktadır.

İmmunolojik nedenler
Gebelikte annenin bağışıklık sisteminde bazı değişiklikler oluşmakta, gelişen bebekteki babaya ait antijenler tanınarak, bebeğin yabancı bir madde gibi görülmesi ve reddedilmesi önlenmektedir. Ancak bazı durumlarda bu koruyucu mekanizmada oluşan defektler, tekrarlayan düşüklere neden olabilmektedir. Natural Killer (NK) (öldürücü hücreler) ve Th1/Th2 Sitokin oranın değişmesi olası nedenler arasında araştırılmaktadır. Tekrarlayan düşüklerde eşler arasındaki HLA doku grubu benzerlik veya farklılıklarının da rol oynayabileceği düşünülmektedir. İleri araştırmalar yapılarak seçilen belirli bir hasta grubunda bağışıklık sistemini kuvvetlendirmek,  embriyonun yabancı bir madde olarak algılanmasını ve reddedilmesini önlemek için intravenöz immunoglobulin (IVIG) tedavisi yapılabilir. Tüp bebek yöntemi ile birlikte planlandığında tedavinin başlangıcında uygulanmaya başlanmakta, gebelik süresince de belli aralıklarla tekrarlanmaktadır.

Öneriler:
Gebelik öncesinde yaşam koşullarının düzenlenmesi de önem taşımaktadır. Mümkün olduğunca stresten uzak bir yaşam, sağlıklı beslenme, yüksek kafein ve sigara tüketiminden kaçınılması gerekmektedir. Obezite mevcutsa diyet önerilerek  boy/kilo indeksinin uygun düzeye gelmesi sağlanmalıdır.


Op. Dr. Hale Karagözoğlı
Memorial Hastanesi Tüp Bebek Merkezi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı
Logged

Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
Sizler İçin Yaptığımız Tüm Paylaşımlara Bir TEŞEKKÜRÜ Çok Görmeyin. 
Teşekkür Etmek İçin Açılan Konunun En sonunda "Teşekkür Et" Yazısına Tıklamanız Yeterli Olacaktır.
Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap       Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
!!! DuzceForum Kuralları !!!
Escapee81
Özel Üye ++
*****

Edilen Teşekkür
Sayısı: 244
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 4299

Yetki:

Nerden:


Kuyruguna basil(MA)dikca tirmala(MA)yan kedigil...


E-Posta
Durumum:


« Yanıtla #3 : Ocak 12, 2009, 04:45:39 ÖS »

İDRAR KAÇIRMA
Enuresis nocturna (Gece idrar kaçırma) çocuk sağlığı ve hastalıklarında çok sık rastlanılan bir durumdur. Anne babalar, bu durumda genellikle çocuklarının ruhsal bir sıkıntılarının olabileceğinden endişe ederler.

Aslında çoğu zaman, durumun bununla hiçbir ilgisi yoktur. Birçok anne ve baba, çocukları beş yaşına gelene kadar bu sorunun artık ortadan kalkmış olması gerektiğini ve geçmediği takdirde bir hastalığın söz konusu olduğunu düşünürler. Oysaki bu inanış doğru değildir.

İKİ ÇEŞİT GECE ALT ISLATMA VARDIR:
***Birincil:*** Çocuk, doğduğundan beri en az ayda iki kez yatağını geceleri ıslatmaktadır.
***İkincil  : *** Çocuk, son 6 aydır tamamen kuru olmasına rağmen tekrar altını ıslatmaya başlamıştır.

İkincil gece alt ıslatmanın arkasında genelde bir neden vardır ve bu neden ortadan kaldırıldığında sonuç alınabilir.  Bu sebepler arasında; başka bir eve taşınma, boşanma veya okul sorunları gibi ruhsal durumlar olabilir. Bunların yanı sıra; idrar yolu infeksiyonu veya şeker hastalığı gibi fiziksel hastalıklar da söz konusu olabilir.  Bir de çocuğun yaşantısı içinde düzen değişiklikleri olabilir, örneğin; çok su içmeye başlama, uyku saatlerinin kayması gibi.  Neticede doktorunuza başvurduğunuzda, olası değişiklikleri onunla paylaşırsınız ve hep birlikte sorunun üstesinden gelmeye çalışırsınız.

Çoğu zaman birincil alt ıslatma ile karşı karşıya kalınır. Burada stres veya davranışsal sorunlar söz konusu değildir. Araştırmalara göre; birincil gece alt ıslatmanın en önemli nedeni kalıtsaldır. Eğer tek ebeveyn, çocukken aynı durumu yaşadıysa çocuğunda olma olasılığı % 44; her iki ebeveyn de bu durumu yaşadıysa, çocukta olma olasılığı % 77 olarak saptanmıştır.  Yani çocuğunuz altını bu şekilde ıslatıyorsa ona kızmayın; çünkü bu büyük ihtimalle sizin ona verdiğiniz genlerle ilgilidir. Bu durumu ilgilendiren iki gen tespit edilmiştir: ENUR1 ve ENUR2

ENUR1, 13. kromozomda; ENUR2 de 12. kromozomda bulunmaktadır. Bu genleri taşıyan çocuklarda gece alt ıslatma olasılığını yaşama, bu genleri taşımayanlara kıyasla daha çoktur.

Anne veya baba çocukken gece altını ıslatmadıysa, çocuklarında bunu yaşama olasılıkları %15'dir.

ÇOCUKLARDA ALT ISLATMANIN NEDENLERİ:
" İdrar kesesi kasları arasında dengesizlik vardır. Yani idrarın dışarı çıkmasını engelleyen kas, mesanenin kasılmasını sağlayan kaslardan daha zayıf olabilir.
" Mesane küçük olabilir ve normal miktarda idrar için yetersiz olabilir.
" Normal boyuttaki mesanelerinin tutabileceği idrardan daha fazlası üretilebilmektedir. Bunun nedenleri:
- Çocuk yatmadan 2 saat önceki süre içinde çok sıvı tüketiyor olabilir.
- Başka bir hastalığı nedeniyle idrar sökücü kullanıyor olabilir.
- İdrar yolu infeksiyonu veya şeker hastalığı olabilir.
- Hormonal dengesizlik olabilir.

Bazı ebeveynler, ısrarla çocuklarının çok zor uyandığını ve gece uyandırıp tuvalete götürmek istediklerinde bile uyandıramadıklarını ifade ederler. Bunun gerçeklik payının olduğunu gösteren tıbbi yayınlar var. Genellikle çocuklar, anne babalarının geceleri altını ıslatmayı durdurduğu yaşa kadar altlarını ıslatmaya devam ederler. Bu durumun önüne geçmek için bazı yöntemler vardır ve bunlar hakkında doktorunuza başvurmanız gerekmektedir.

Uz. Dr. Gökhan N. Mamur
Etiler Memorial Polikliniği Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı



GÖZ HASTALIKLARI (GLOKOM)
Glokom görme sinirinde ilerleyici tahribat yapan, sinsi karakterde yıllarca sessiz sedasız ilerleyen ve körlüğe kadar götürebilen, genellikle göz içi basıncı yüksekliğiyle seyreden kronik bir hastalıktır.

Göz içi basıncı bazen normal dediğimiz sınırlar içinde olmasına rağmen kişi yine de "glokom hastası" olabilir. Glokom, çoğu kez hiçbir belirti vermez, sadece az sayıdaki bazı hastalarda şiddetli ağrı, kusma, kızarıklık ve görme azalması tablosuyla acil bir hastalık olarak karşımıza çıkabilir. Glokom hastalığında oluşmuş hasar düzeltilemez; ancak zamanında tedavi ile gelecekteki hasarları önlemek mümkün olabilir.

Gözün içinde "hümör aköz" denilen bir sıvı vardır. Bu sıvı sürekli olarak salgılanır, göz içindeki damarsız yapılar olan lens ve korneanın beslenmesini ve metabolizmasını sağlar ve "trabekülüm" denilen bölgeden göz dışına çıkarak tekrar kan akımına karışır. Hümör aközün salgılanması ve boşaltılası hep bir denge içindedir ve gözde gün boyu hafif değişkenlikler gösteren bir basınç sağlar. Hümör aközün salgılanamaması gözün sönmesine, göz dışına yeterince veya hiç çıkamaması ise göz içinde birikime ve basınç artışına yol açar. Normal göz içi basıncı genellikle 6-21 mmHg arasıdır ve gün boyu değişkenlik gösterir. Gün içinde 5 mmHg veya daha fazla basınç farkı olması glokom şüphesi uyandırır. Gözün göz içi basıncına dayanıklılığı kişiden kişiye farklılık gösterebilir. Bazı gözlerde normal sayılan değerler bile glokom hasarı yapabilirken -ki bunlara normal tansiyonlu glokom diyoruz-, bazı kişilerde ise yüksek sayılan 22-26mmHg göz içi basınçları bile göze hiç zarar vermeyebilir ki bunlara da "oküler hipertansiyon" denir.

Glokom teşhisi ve tedavisi: Teşhis koyabilmek için detaylı göz muayeneleri, göz tansiyonu ölçümleri, kornea kalınlığı ölçümü (pakimetri), OCT, HRT gibi çeşitli görüntüleme yöntemleri, görme alanı incelemeleri gibi testlerden yararlanılır. Ayrıca hastaların takibi sırasında da zaman zaman bu testlerden istifade edilir.Glokomda; yaşa göre, hangi nedenden olduğuna göre ya da oluşum mekanizmasına göre çeşitli sınıflamalar mevcuttur.

Ortalama 10 bin doğumda bir görülür. Glokomlu bebeklerde göz içi basıncı yükselince kornea saydamlığını yitirip buğulanır, göz yaşarmaya başlar. Bu belirtiler anne babanın ilgisini çeker, çekmelidir. 3 yaşından önce göz içi basıncı artmış ve bu durum fark edilmemişse göz büyümeye başlar. Bu durum tek taraflıysa rahatça tanınır, çift taraflıysa tanı gecikebilir. Bu tip glokomlarda tedavi hemen her zaman cerrahidir.

Açık açılı olarak adlandırılan glokomlar yüksek basınçlı ya da normal basınçlı olabilir. En sık görülen tipi yüksek göz içi basınçlı olanıdır. Toplumda yaklaşık %2-2,5 oranında görülür ve hastaların yarısından çoğu durumunun farkında değildir. Tedavisiz bırakıldığında yıllar içinde sinsi bir şekilde retinanın sinir liflerini tahrip etmeye başlar ve zamanla gözü kör edebilir. Sinir lifi tahribatı çeşitli görüntüleme yöntemleri ve görme alanı incelemeleriyle takip edilir. Ailede glokom olması, miyopluk, diyabet ve hipertansiyon bu tip glokom için risk faktörüdür.

Normal basınçlı açık açılı glokomda ise göz içi basıncı genel olarak normal kabul edilen sınırlar içindedir, yani 22 mmHg'yı aşmaz. Bu gözlerin görme siniri lifleri normal sayılan göz içi basınçlarına dahi dayanamamaktadır. Migren ve Reynaud fenomeni (soğukta parmakları çok üşüyüp moraranlar), tansiyonu gece çok düşen kişiler normal tansiyonlu glokom için risk faktörü taşırlar. Asya ırkında bu tip glokom daha sık gözlenir. Özellikle yaşlılıkta sıktır.

Kortizon kullanımı, travma, inflamasyon ve bazı özel göz durumları ise ikincil etkiyle açık açılı glokoma neden olabilir.

Açık açılı glokomda amaç göz içi basıncını azaltarak sinir lifleri tahribatını engellemektir. Tıbbi tedaviye görme sinirindeki tahribat durdurulabildiği sürece devam edilir. Tedaviye rağmen hasar artıyorsa cerrahi müdahale yapılır. Ayrıca takip güçlüğü olan, ilaç kullanımında veya kontrole gelişte ihmalkar davranan kişilerde göz uzmanı erkenden glokom ameliyatı yapmak gereğini duyabilir.

Açık açılı glokomların ameliyatında hümör aközkün gözü rahatça terk etmesini sağlayacak bir kanal açılır. Lazer uygulanması da glokom tedavi seçenekleri içindedir. Seçilecek yöntem hastadan hastaya değişebilir.

Kaynak: Op. Dr. Mustafa Temel
Memorial Göz Merkezi


Göğüs hastalıkları
Zatürre, çeşitli mikroplar veya kimyasallar nedeniyle akciğerlerin iltihaplanması anlamına gelir. Zatürrede akciğer içindeki hava keseciklerinde iltihabi bir sıvı toplanır.

Yaşlılar, altta yatan kalp veya solunum yolu hastalığı olanlar (kronik bronşit gibi), diyabetliler, böbrek yetmezliği olanlar, bağışıklık yetmezliği bulunanlar (AIDS hastaları, doğumsal bağışıklık bozukluğu olanlar gibi) ve alkolikler özellikle risk altındadır. Zatürre, gripten sonra da gelişebilir.

 Zatürre, genellikle, mikrop içeren damlacıkların hasta kişinin öksürmesi veya hapşırmasıyla havaya karışması ve kişinin bunu soluması ile bulaşır. Ayrıca, kişinin ağız, burun ya da boğazında hastalık yapmadan bulunabilen bazı mikroplar, vücut direncinin düşmesiyle hastalık yapar hale gelebilir.

Belirtiler:
 Zatürrenin belirtileri arasında öksürük, balgam (genellikle koyu renkli), ateş, göğüs ağrısı, nefes darlığı ve kimi zaman kan tükürme bulunur. Bazen "tipik olmayan zatürre" söz konusudur. Bu durumda ateş fazla ön planda değildir. Baş, vücut ve eklem ağrıları, hatta karın ağrısı olabilir. Öksürük ya kurudur ya da az miktarda balgam çıkarılır.

Tanı ve tedavi:

Zatürre tanısında, akciğer filmi, kan tahlili ve balgam incelemelerinden yararlanılır. Tümöral olaylar da bazen bronşları tıkayarak zatürreye zemin hazırlayabilir. Bu nedenle, özellikle ileri yaşta, sigara içme öyküsü olan hastaların mutlaka bu yönden de araştırılmaları uygun olacaktır.

Antibiyotiklerin keşfinden önce son derece öldürücü olan zatürre, günümüzde başarıyla tedavi edilebilmektedir. Başka bir hastalığı bulunmayan, genç ve genel durumu iyi olan hastalarda zatürre ayaktan tedavi edilebilir, ancak 65 yaşın üzerindekilerin, altta yatan başka hastalığı olanların, solunum yetmezliği bulunanların ya da ağır zatürresi olanların hastanede yatırılarak tedavi edilmeleri uygun olur.
 Tedaviye başlandıktan sonra genellikle birkaç gün içinde ateş düşer ve kişi kendini daha iyi hissetmeye başlar. Muayene bulgularının ve akciğer filminin düzelmesi daha uzun zaman alır.

 Zatürreden korunmada genel sağlık tedbirlerine uyulmasının yararı olacaktır. İyi beslenme, sigaradan uzak durulması da önerilebilir. Özellikle kış aylarında, kapalı kalabalık ortamlar enfeksiyonların yayılmasını kolaylaştırabilir. Zatürreye neden olan mikroplar hava yoluyla yayılabileceğinden bu tür yerlerde mümkünse bulunmamak önerilebilir.

Bunların dışında, zatürrenin sık sebeplerinden biri olan "pnömokok" isimli mikroplara karşı aşı da, risk grubundaki kişilere uygulanabilir. Pnömokok aşısı, bu mikrobun 23 tipini içerir. Bağışıklık yetmezliği olanlar, altta yatan kronik bir hastalığı bulunanlar (akciğer, kalp, böbrek, bazı kan hastalıkları ve diabet gibi), 65 yaşın üzerindekiler ve dalağı alınmış olanlar, zatürre gelişimi açısından daha büyük risk taşımaktadır. Aşının yan etkileri genellikle hafiftir. Aşı yapılan yerde küçük bir kızarıklık, şişlik ve ağrı görülebilir. Aşı sonrası ilk bir gün içinde hafif bir ateş olabilir. Nadiren de olsa alerjik reaksiyon gelişebilir. Aşı, ateşli hastalıklar, enfeksiyonlar gibi aktif başka bir hastalık sırasında uygulanmamalıdır. Yılın herhangi bir zamanında yapılabilir. Aşı, ölü bir aşıdır ve aşıya bağlı zatürre hastalığı geçirilmez. Genellikle tek doz aşı yeterlidir, ancak özellikle 65 yaş üzerindekilerde ve bağışıklık yetmezliği olanlarda ilkinden 5 yıl sonra ikinci bir aşı gerekebilir.

Uz. Dr. İlkay Keskinel
Suadiye Memorial Tıp Merkezi Göğüs Hastalıkları Bölümü


GÖZ TÜMÖRLERİ
Gözlerimiz her ne kadar küçük birer organsa da çok çeşitli dokulardan oluşan, oldukça kompleks yapılardır. Bu nedenle çok çeşitli tümörleri de olabilmektedir.

Diğer organların tümörleri gibi göz tümörleri de iyi ya da kötü huylu olabilir. İyi huylu olmakla birlikte bazı tümörler bulunduğu yer itibariyle organın önemli bir parçasına baskı yapmak suretiyle oldukça zarar verici olabilir. Ya da bazen iyi huylu giden bir tümör kötüleşebilir.

İyi huylu olanlar arasında dermoid kistler, kan kistleri, v.s gibi çeşitli türde kistler, şalazyon, molluscum contagiosum, çeşitli yerlerde yerleşebilen ben'ler, keratoakantoma, skuamoz hücreli papillom, başta konjonktiva olmak üzere gözün çeşitli dokularının melanizisi, mukosel sayılabilir.

Dermoid kistlerin yüzeyel olanları çoğu kez göz çukurunun üst-dış yada üst-iç kısmında yerleşir, derin olanları ise göz çukurunun derinlerinde yerleşir.

Mukosel normal sinüs sekresyonunun drenajının burun veya çevre dokuların enfeksiyonu, tümör yada başka nedenlerle bozulmasıyla oluşur. Genellikle frontal (alın) yada etmoid (burun kökü arkası) sinüslerden kaynaklanır.

Kötü huylu göz tümörleri arasında ise kapaklarda cilt dokusundan kaynaklanan bazal hücreli karsinom ve skuamöz hücreli karsinom, göz yaşı bezlerinden kaynaklanan sebase bez karsinomu, pigment hücrelerinden kaynaklanan malign melanom, damar dokusundan kaynaklanan ve sıklıkla AİDS'le birlikte görülen Kaposi sarkomu, ayrıca hemainjiomlar, rhabdomiyosarkomlar, göz sinirinden kaynaklanan tümörler, ve başka yerlerdeki tümörlerden göze atlayan tümörler sayılabilir.

Malign melanom yetişkinlerde doğrudan gözden başlayan en yaygın tümördür. Gözün iris dediğimiz renkli kısmından, hemen arkasında merceğin asılı olduğu kısmından, yada daha sıklıkla damar tabakadaki hücrelerden başlayabilir. En sık 60'lı yaşlarda görülür. 30 yaşından önce görülme oranı %4 civarındadır.

Rhabdomiyosarkomlar çoğu kez çocuklukta görülür ve gözün hızlı ilerleyen öne doğru çıkması ile kendini gösterir.

Retinoblastomlar çocukluk çağının en yaygın tümörüdür, büyük çoğunluğu 3 yaşından önce belirgin olur. 20.000 canlı doğumda 1 görülür. Hastaların 1/3 'inde diğer gözde de olur. Ailesel geçişin etkisi vardır.

Başka yerlerden göze atlayan tümörlerden çocuklukta görülenler arasında sinir dokusundan kaynaklanan ve genellikle göğüs ya da karında başlayan nöroblastomlar, bir kemik tümörü olan Ewing sarkomu, akut miyeloid lösemi sayılabilir. Erişkinlerde başka yerden göze atlayan tümörler ise daha çeşitlidir ve başka yerlerdeki tümörlerin ilk belirtisi olarak %25 vakada gözde ortaya çıkmaktadırlar.

Belirtiler:
Tümör eğer gözün açık kısımlarında ise zaten kendisi görülebilir. Bunun dışında, süregelen ve bir türlü kapanmayan yaralar, gözün öne doğru çıkması yada bir yana yer değiştirmesi, kapak düşüklüğü, çift görme, göz yaşarması, özellikle çocuklarda olmak üzere göz bebeğinde beyazlık görülmesi, gözde kızarıklık, büyüme gibi belirtiler olabilir.

Teşhis:
Bazen rutin göz muayenesi ile tümör teşhis edilebilir. -İhtiyaç duyulduğunda- rutin muayeneye ek olarak fundus floresan anjiyografi, göz ultrasonu, renkli dopler ultrason, tomoğrafi, MR (magnetik rezonans görüntüleme), biyopsi,… gibi testlerden bir yada birkaçını da uygulamak gerekebilir. Tomoğrafi ve MR hem gözdeki yaygınlığı hem de başka organlara yayılma gösterip göstermediğini anlamada çok yararlı olmaktadır.

Tedavi:
Tedavide tümörün cinsine ve yerine göre, lazer, röntgen ışınları, radyoaktif plaklar, hormonlar, ilaçlar, dondurma, dar yada geniş kapsamlı çeşitli türde rezeksiyon ameliyatları kullanılmaktadır. Hastanın geleceği hakkında söz söylemede tümörün cinsi, tipi, büyüklüğü, yerleştiği yer, yaygınlığı, göz yuvarlağı dışında olup olmadığı, hastanın yaşı, başka organlara yayılım,… gibi pek çok faktör etkilidir.

Özellikle son zamanlarda transpupillertermoterapi, kombine tedaviler değer kazanmıştır. Transpupiller termoplasti+radyoaktif plak buna bir örnektir. Ayrıca bir kerede yüksek doz ışın tedavisi ile yine son zamanlarda özellikle başka yerden atlayan küçük tümörlere fotodinamik tedavi uygulamaları da yapılmaktadır.

Op. Dr. Mustafa Temel Memorial Hastanesi Göz Bölümü


GUATR
Guatr, tiroid bezinin iltihabi veya tümoral olmayan büyümesidir. Büyüme ultrasondaki görünüme göre 2 yönlü olabilir.

1. Yaygın olarak bezin büyümesine Diffüz Guatr denir.

2. Nodül adı verilen farklılaşmış yapılar içeren bez büyümesine ise Nodüler Guatr denir. Nodül miktarı birden fazla ise buna Multinodüler Guatr denir.

Tiroid hastalığında testlerin sonucuna göre de 3 farklı durumla karşılaşılır:

1. Eutiroid: Ultrasonda tiroid bezinde patoloji saptanmasına rağmen tiroid hormonu kanda normaldir.
2. Hipertiroidi: Tiroid hormonunun kanda artması sonucu ortaya çıkan durumdur.
3. Hipotiroidi: Kandaki hormon miktarının azalması durumudur.

Yukarıda söz ettiğimiz 2 ayrı tiroid bezi sınıflaması da birbiri ile iç içe görülmektedir. Genel olarak guatr yapan etkenler ise; İyot eksikliği, tiroid hormonunun yapımında bozukluk yapan besinlerin çok yanması ( Lahana, fasulye türleri, karnabahar, brokoli, patates vb), kimyasal maddeler, ilaçlar, bazı mikrobik enfeksiyonlar (E. Coli enf), gebelik ve hormonal değişiklikler olarak sıralanabilir.

Guatr doğumdan ölüme kadar her yaşta görülen bir hastalıktır. Doğumsal olarak daha çok hipotiroidi tiplerini, 50- 60 yaşta kronik troidit hastalığını, 20-30 yaşlarında nodüler ne hipertiroidi tiplerini, 60-70 yaşlarında ise tiroid kanserlerini daha fazla görülmektedir.

Belirtiler:
Guatr hastalığında hormon düzeyleri değişmemiş ise bulgu hiç olmayabilir. Fakat bezin büyümesine bağlı olarak; boğazda şişlik, gerginlik ve sıkışma hissi, nefes darlığı, yutma güçlüğü, boyun damar genişlemesi ve boyunda ağrı ve hassasiyet olabilmektedir. Tiroid hormon miktarı değiştiği zaman esas belirtiler ortaya çıkar. Bunu 2 ayrı grupta inceleyebiliriz:

1- Hipotiroidi (Tiroid bezinin az çalışması); yorgunluk, halsizlik, uyuşukluk ve uyku hali, konsantrasyon bozukluğu, sersemlik hissi, depresyon, saç dökülmesi, ciltte kuruma ve soğukluk hissi, kabızlık, kilo alma, göz kapakları ve bacaklarda şişlik, terlemede azalma, balmumu gibi cilt, soğuğa tahammülsüzlük, üşüme, ses kalınlaşması, ses kısılması, konuşmada ağırlaşma, reflekslerde azalma, tansiyon, kolesterol yüksekliği ve nabız düşüklüğü, adet düzensizliği, hamile kalmada zorluk, çocuklarda boy kısalığı ve gelişme geriliği gibi belirtilerle kendini gösterir.

2. Hipertiroidi (Tiroid bezinin çok çalışması) ise; sinirlilik, aşırı heyecan, duygusallık, kilo kaybı, terleme ve vücut sıcaklığında artma, ellerde titreme, nabız sayısında ve tansiyonda artış, cilt terleme ve nemlilik hissi, saç dökülmesi, sıcağa tahammülsüzlük, bağırsak hareketlerinde artma, adet düzensizliği, gözde canlı bakış, bazen tek gözde büyüme, bazen çift görme şeklinde ortaya çıkar.

Dünya Sağlık Örgütü verileri, günlük bir toplu iğne başı kadar iyot almadığı için dünya nüfusunun %  54' ünün iyot eksikliğine bağlı tiroid hastalıkları ile karşı karşıya olduğunu ortaya koymaktadır.

İyot, insan vücudunda az miktarda bulunan normal büyüme ve gelişme için gerekli bir elementtir. İyot, vücutta beyin ve sinir sistemi gelişimi ile vücudun ısı ve enerjisinin oluşumunda gerekli olan tiroid hormonunun yapımında kullanılır. Dünya Sağlık Örgütü verileri, günlük bir toplu iğne başı kadar iyot almadığı için dünya nüfusunun % 54' ünün iyot eksikliğine bağlı tiroid hastalıkları ile karşı karşıya olduğunu ortaya koymaktadır. Dünyada bugün 40 milyon çocuk yeterli iyot alamadığı için zeka geriliği ile karşı karşıyadır.

Ülkemizde özellikle Karadeniz Bölgesi' nde sıklıkla rastladığımız iyot eksikliğini önleme adına bir düzenleme yapılmış ve tuzlara iyot konulması zorunlu hale getirilmiştir. Ülkemizde guatr oranının % 30 civarında olduğu dikkate alınırsa; halkımızın bu konuda çok özenli olması gerekliliği bir kez daha ortaya çıkmaktadır.

Tiroid hastalığı için ilk planda T3, T4 ve TSH adı verilen 3 farklı hormonun kan analizi incelenmelidir. Buradan alınan sonuç paralelinde tiroidin ultrasonu yapılmalı ve tek nodul çıktı ise tiroid sintigrafisi çekilmelidir. Bu tetkikler bize tedavi ve takipte neler yapmamız gerektiğini gösterecektir. Hastada kronik tirodit yani kronik tiroid iltihabı düşünülürse ya da Graves adı verilen hipertroidi tipi düşünülüyor ise tiroid antikoru bakılmalıdır.

Tiroid hastalığında hem hipertroidi hem de hipotroidi durumunda psikolojik birçok sorun ile karşılaşmamız mümkündür. Çoğunlukla depresyon konsantrasyon zorluğu, sıkıntı hissi sık görülmektedir.

Tiroid hastalıkları özellikle hormon miktarında düşüklükle seyreden hipotiroidi durumunda sperm sayı ve kalitesi etkilenebilir. Spermler daha yavaş ve düzensiz hareket ettiği için çocuk yapabilme yetisi kaybolabilir.

Graves ve Hashimoto tiroiditi adı verilen Otoimmun (Vücudun kendi dokusunu yabancı kabul edip reaksiyon göstermesi) tiroid hastalıkları; Tip 1 Şeker hastalığı, Addison hastalığı, Vitiligo (Cilt pigment kaybı), Pernisyöz anemi (Kansızlık), Romotoid artrit, Sistemik Lupus Eritamatozus, Kronık aktif hepatit ve Safra yolları sirozu gibi hastalıklarla beraber bulunabilirler.

Gebelik tiroid hormonu üzerinde yükselme etkisi yapar. Ancak gebelik bitiminde ilk bir yıl içinde gebelik sonu tiroidi adı verilen bir problemle karşılaşılabilir. Bu hastalarda gebelikten sonra 1- 1. 5 ay sonra çarpıntı, halsizlik zayıflama, sinirlilik, terleme, titreme gibi şikayetleri başlar. Haftalar veya aylar sonra hasta hipotroidi fazına girebilir. Bu fazda da uyku hali, kilo alma, halsizlik, vücutta şişlik gibi bulgular oluşur. Tiroid problemi olan annelerin bebeklerinde sorun yaşanabilir. Bu nedenle her yeni doğan bebeğe topuktan TSH testi zorunlu yapılmaktadır. Özellikle tiroid ilaçları kullanması zorunlu annelerin bebekleri çok daha özenli bir takipte tutulmalıdırlar.

Tedavisi:

1. İlaç tedavisi: Bu hasta hipertiroidi hastası ise tiroid hormon miktarını düşürmek maksatlı ilaçlar kullanılır. Tiroid hormonu kanda azalmış ise bu durumda hormon ilacı başlanır.
2. Cerrahi tedavi: Hastalarda yapılan incelemede kanserleşme eğilimi olan kişilerde daha çok ameliyat önerilmektedir. Ayrıca rahatsız edecek kadar büyüme oluşan tiroid yapılarının da ameliyat ile alınması önerilmektedir.
3. Radyoaktif iyot tedavisi: Daha çok yaşlı, tiroid hormonu fazla ve genel bir büyümesi olan hastalarda bu yöntem kullanılabilmektedir.

Tiroid hastalığında tedavi zamanında yapılmadığı takdirde hastanın hem yaşam kalitesi düşmekte hem de ileriki dönemde daha ciddi hastalıklarla karşılaşma ihtimali artmaktadır. Tiroid hastalarında, özellikle tek ve soğuk nodül bulunan vakalarda kanser oluşma riskinin daha fazla olduğu saptanmıştır. Bu nedenle bu hastalık gurubunda takip ve tedavinin çok dikkatli ve özenli yapılmasını önerilir.


Uz. Dr. Soner Dileklen   
  Memorial Suadiye Tıp Merkezi İç Hastalıkları Bölümü


GÜL HASTALIĞI
Daha çok ruhsal sıkıntılar, stres sebebiyle ortaya çıkan, sık görülen bir deri hastalığıdır. Kırmızı yuvarlak güle benzeyen üzeri hafif beyaz kabuklu döküntülerle seyreder.

Bazen tek büyük bir lezyonla başlar. Bu; öncü, haberci plaka madalyon denir,hastalık bazen "madalyon hastalığı "olarak da anılır.Döküntüler en çok gövde, sırtta ve kollarda görülür. Sırtta çam ağacının dallarını andıran bir görünüm oluşur; bu görünüme "noel çamı deseni" denir.

Gençlerde daha çok olmakla birlikte her yaşta görülebilir. Bahar aylarında sık rastlanır. Virüslere karşı(HHV-7) alerjik bir reaksiyon olduğu üzerinde durulmaktadır.

Hastalık genellikle kalıcı bir iz bırakmaz; fakat esmer kişilerde zaman içinde gerileyen kahve renkli lekeler kalabilir.

Herkes hayatında bir kere ya da daha fazla gül hastalığı geçirebilir; ancak hastalık kronik değildir. Hastalığın seyrinde kaşıntı görülebilir. Hastalık bazen tek bir madalyonla seyredebildiği gibi; bazen çok şiddetli bir seyirle vücudun %80'ini tutabilir.

Tanı ve tedavisi:

Hastalık bulaşıcı değildir. Tanı, dermatolojik muayene ile konulur. Pitriasis rosea genellikle sırtı, boynu, göğsü, karnı ve kol ve bacakların üst bölümünü etkiler.

Döküntü herkeste farklı seyredebileceği için tanıda bazen zorluk çekilebilir. Döküntünün sayısı ve boyutları kişiden kişiye değişir, ara sıra döküntü vücudun farklı alanlarında, örneğin vücudun alt kısmı ve yüzde görülebilir. Gövdedeki mantar enfeksiyonu, sedef hastalığı ile karışabilir. Bazı ilaç reaksiyonlarında görülen döküntüler de "pitriasis rosea"ya benzeyebilir. Bu durumlarda dermatoloji uzmanı tarafından alınan deri biyopsisi ile tanı konulabilir.

Tedavide; döküntüleri ve kaşıntıyı gidermek için ağızdan alınan veya sürülebilen bir takım ilaçlar kullanılabilir. Nemlendirici losyonlar,antihistaminikler ve kortizonlu kremler sık kullanılan ilaçlardır.

Uz. Dr. Ayfer Aydın
Memorial Hastanesi Dermatoloji Bölümü


Logged

Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
Sizler İçin Yaptığımız Tüm Paylaşımlara Bir TEŞEKKÜRÜ Çok Görmeyin. 
Teşekkür Etmek İçin Açılan Konunun En sonunda "Teşekkür Et" Yazısına Tıklamanız Yeterli Olacaktır.
Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap       Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
!!! DuzceForum Kuralları !!!
Escapee81
Özel Üye ++
*****

Edilen Teşekkür
Sayısı: 244
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 4299

Yetki:

Nerden:


Kuyruguna basil(MA)dikca tirmala(MA)yan kedigil...


E-Posta
Durumum:


« Yanıtla #4 : Ocak 12, 2009, 04:56:12 ÖS »

HİPERTANSİYON
Yüksek tansiyon (hipertansiyon), tüm dünyada ciddi olarak insan ve toplum sağlığını tehdit eden, kalp krizi, felç ve böbrek yetmezliği gibi ölümcül sonuçlara yol açan, tehlikeli ve yaygın bir hastalıktır.

Kan basıncı ile kalp damar hastalıkları arasında yakın ilişki vardır. Kan basıncı ne kadar yüksekse kalp krizi, kalp yetmezliği, felç, göz ve böbrek hastalıkları gelişme riski de o kadar yüksektir. Oluşturduğu şikayetler silik, oldukça az veya hiç yoktur. Bu yüzden "sessiz katil" olarak adlandırılır. Hipertansiyonu olanların yalnızca yarısı hastalıklarının farkındadır, farkında olanların ancak yarısı ilaç kullanmakta, ilaç kullananların ise ancak yarısının tansiyonu kontrol altındadır. Türkiye'de her 3-5 kişiden biri yüksek tansiyon hastasıdır. Oysa yüksek tansiyon, tanı ve tedavisi kolay bir hastalıktır. Yüksek tansiyonun yol açtığı birçok ölüm, erken tanı ve tedavi ile önlenebilir. Önemli olan hastalığın çok önemli olduğunu kabul etmek ve yapılması gerekenleri yapmaktır.

Hipertansiyonun nedenleri nelerdir? Yüksek tansiyon çok büyük oranda (%95'in üzerinde) genetik faktörlerin de içinde olduğu insan yapısına ait birden fazla faktörün bir arada bulunmasıyla oluşur. Küçük bir kısmından ise (%3-5) böbrek, damar veya hormon hastalıkları sorumludur.

Hipertansiyon oluşumunda;  değiştirilemeyen faktörler:

Kalıtım: Ailesinde yüksek tansiyon hastası bulunan kimselerde hipertansiyon gelişme riski yüksektir. Ancak bu, yüksek tansiyonluların yakınlarında da mutlaka yüksek tansiyon gelişeceği anlamına gelmez. Ancak bu kişiler daha dikkatli olmalıdır.

Yaş: Yüksek tansiyon genellikle 35 ile 50 yaşları arasında ortaya çıkar. Ancak bu hastalık daha genç yaşlarda da gelişebilir.

Cinsiyet: Yüksek tansiyon 50 yaşından küçük erkeklerde, kadınlara göre daha sık görülür. 50 yaş üstünde ise kadınlarda erkeklere göre sıklığı artar.

Şeker hastalığı: Şeker hastalarında yüksek tansiyonun ortaya çıkma riski, şeker hastası olmayanlara göre daha fazladır. Şeker hastalarında hipertansiyonun kontrolü çok daha önemlidir ve çok daha aşağılara çekilmesi gerekir.

Değiştirilebilir faktörler

Şişmanlık: Fazla kilolar, kan basıncı üzerinde olumsuz rol oynayarak yüksek tansiyona zemin hazırlar. Bu yüzden fazla kiloların verilmesi, kan basıncının normal düzeye indirilmesine büyük ölçüde yardımcı olur.

Sigara: Sigara, yüksek tansiyonun damarlar üzerindeki zararlı etkilerini hızlandırır.

Tuz: Yüksek kan basıncı, tuzlu yiyeceklerle daha da yükselir.

Stres: Aşırı sıkıntılı bir yaşam biçimi, yüksek tansiyonun ortaya çıkması için zemin hazırlar.

Hareketsizlik: Düzenli yapılan egzersiz ve spor, yüksek tansiyonun kontrol altına alınmasını kolaylaştırır.

Fazla alkol: Aşırı miktarda alınan alkol, damar sağlığı üzerinde olumsuz etkide bulunur. Günlük alkol tüketimi 20 ml'nin altında olmalıdır.

Hipertansiyonun belirtileri nelerdir?

Sabahları ense bölgesinde hissedilen ağrı, nefes darlığı, çarpıntı, baş dönmesi, baş ağrısı, sık idrara çıkma olabilir. Daha da önemlisi; tansiyon yüksek, hatta çok yüksek olduğu halde bazı hastalarda hiçbir şikayet olmayabilir.

Hipertansiyon tedavisi:

Yüksek tansiyona karşı mücadelede atılacak en önemli adım, fazla kiloların kontrol altına alınmasıdır. Bunun için az tuzlu yemek ve katı yağlı yiyeceklerden kaçınmak,  porsiyonları küçültmek etkili olacaktır. Fazla olan her 10 kilonun verilmesi yüksek tansiyonun 5-20 mm cıva düşmesini sağlar. Diyetin, meyve, sebze ve katı yağ içeriği azaltılmış süt ürünlerinden zengin olması da tansiyonun normale dönmesine katkıda bulunur. Düzenli spor (veya daha da kolay olarak haftada en az 3 gün ve en az 30 dk tempolu yürüyüş) bir çok yararlı etkisinin yanı sıra yüksek tansiyonu 4-9 mm cıva kadar düşürür. Yaşam biçiminde yapılacak değişikliklere karşı kan basıncındaki yükseklik devam ediyorsa veya tansiyon yalnızca bu önlemlerle normale dönmeyecekse ilaç tedavisine başvurulmalıdır. İlaç tedavisinde kullanılacak ilaçların cinsi, dozu ve çeşitliliği tamamen doktor kontrolü altında olmalıdır. Hastanın doktor dışındaki herhangi birinin tavsiyesi üzerine ilaç almaması çok önemlidir. Başka bir hastada çok iyi sonuçlar vermiş olmasına karşın aynı ilaç diğer hastada zararlı sonuçlara yol açabilir. İlaç tedavisinde en önemli unsur, doktorun verdiği ilaçları, düzenli olarak kullanmaktır. Yapılan en büyük hata, tansiyon kontrol altına alındıktan sonra ilaca gerek kalmadığı düşünülerek ilacın azaltılması veya kesilmesidir. İlacın azaltılması veya kesilmesi durumunda tansiyon tekrar yükselecektir. Özellikle romatizma tedavisinde kullanılan ağrı kesici ilaçların, soğuk algınlığı ve grip için kullanılan ilaçların kan basıncını yükseltici etkileri vardır. Bu tür hastalarda bu ilaçların doktor kontrolü ve tavsiyesi ile kullanılmasında yarar vardır.

Prof. Dr. Servet Öztürk Memorial Hastanesi Kardiyoloji Bölüm Başkanı


İDRAR YOLU ENFEKSİYONU
Üriner sistem enfeksiyonu böbrekler ve mesanenin iltihabıdır. Mesanenin iltihabına "sistit", böbreklerin iltihabına ise "pyelonefrit" denir.

Pyelonefrit sistitten daha az görülmesine rağmen daha fazla zarar vericidir. Sıklıkla üretra (idrarın dışarı atıldığı kanal) dışındaki ciltten bakterilerin mesaneye ulaşması ile oluşur. İdrar yolu iltihabını tedavi etmek, böbrekleri korumak açısından önemlidir.

İdrar yolu iltihaplarının etkeni bakterilerdir. Bakteri mesaneye, idrarın dışarı atıldığı kanaldan girer. Genelde üretra girişini tahriş eden etkenler (bilinen tahriş edici maddeler, banyo köpükleri ve şampuanlardır), bakterilerin buradan içeri girmesini de kolaylaştırır.

Bazı risk faktörleri çocuklarda üriner sistem enfeksiyonuna zemin hazırlar. İdrarın mesaneden üreterler boyunca böbreğe doğru anormal geri kaçışı, üriner sistem tıkanıklıkları, çeşitli anatomik ve fonksiyonel bozukluklar ile enfeksiyona yatkınlık görülebilir. Yabancı cisimler, mesaneye, üreterlere yerleştirilen kateterler, kabızlık, banyo köpükleri ve sünnetsiz erkek çocuklarda fimozis (sünnet derisinin geriye kıvrılmaması) mesanenin bakteri ile temasına neden olur. Okul çocuklarında sık görülen idrarı eve saklama eylemi de idrar yolu enfeksiyonlarının nedenlerindendir.

Belirtiler:
Alt üriner sistem (sistit) enfeksiyonlarında görülen semptomlar şunlardır:
" İdrar yaparken yanma, sızı ağrı
" Sık idrara çıkma
" Acil işeme isteği
" Karın alt tarafına ağrı
" Tuvalete yetişemeden idrar kaçırma
" Kötü kokulu, anormal renkte, kanlı idrar
Üst üriner sistem enfeksiyonlarından akut pyelonefrit idrar yolu enfeksiyonları içinde en ağır ve böbrekte en fazla hasar bırakan hastalıktır. Özellikle küçük çocuklarda kalıcı hasar ihtimali daha fazladır. İdrar yolu enfeksiyonu geçiren çocukların yüzde10' unda, tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonları olan çocukların yüzde25' inde ve vezikoüretral reflülü (böbreklere idrar kaçması) çocukların yüzde30' unda kalıcı böbrek hasarı gelişebilir. En sık görülen semptomlar, titreyerek yükselen ateş, böğür ağrısı, ciddi bulantı ve kusmadır. Bu semptomlara ek olarak sistitizm semptomları da (yukarıda sayılan semptomlar) gözlenebilir.

Tanı Nasıl Konur?

İdrar yolu enfeksiyonu tanısı için idrar tahlili ve idrar kültürü yapılmalıdır. İdrar öncelikle mikroskop altında incelenir. Kesin tanı idrar kültüründe anlamlı miktarda bakterinin üremesi ile konur. İdrar yolu enfeksiyonu idrar kültürü ile kanıtlandığında, böbreğin tutulup tutulmadığına karar verilmelidir. Yüksek ateş, böğürde hassasiyet, karın ağrısı, bulantı, kusma, titreme görülebilir.
Tedavisi Nasıldır?

İdrar yolu enfeksiyonu olan çocuklara antibiyotik tedavisi hemen başlanmalıdır. Etkin tedavi üriner sistem hasarlanma riskini en aza indirir. Şiddetli enfeksiyonlarda tedavi 10-14 gün sürmelidir. Çocuklarda. üriner semptomların tespit edilme güçlüğünden ve uygun antibiotik tedavisi sonrası, normal radyolojik tetkikler olmasına rağmen özellikle kız çocuklarda enfeksiyonun tekrarlama ihtimalinden dolayı tedaviden sonra düzenli takipler yapılmalıdır.

Op. Dr. Erdal Alkan
Memorial Hastanesi Üroloji Bölümü


İSHAL
İshal, ya da tıbbi adlandırmasıyla diyare, günde üç seferden fazla, sulu ve gevşek dışkılama halidir. Oldukça yaygın karşılaşılan bir sorundur.

Genellikle özel bir bakım veya tedavi gerektirmeden bir veya birkaç gün içinde kendiliğinden geçer. Ancak uzamış ishal, başka sorunların göstergesi olabilir.

İshal vücudun işlevlerini normal olarak sürdürmesi için gerekli sıvıların eksilmesi anlamına gelen dehidratasyona yol açabilir. Dehidratasyon özellikle çocuk ve yaşlılarda ciddi sağlık sorunlarına yol açabilecek, acilen tedavisi gereken tehlikeli bir durumdur.
İshale her yaşta rastlanabilir. Ortalama bir erişkin yılda yaklaşık 4 kere ishal olur.
 
İshale neden olan durumlar nelerdir?
İshal bakteriyel enfeksiyon gibi geçici bir durum veya bağırsak hastalığı gibi süregen bir hastalığa bağlı olarak ortaya çıkabilir. İshalin en sık gözlenen nedenleri şunlardır:
" Su ve gıdalarla alınan bağırsağın mikrobik hastalıkları,
" Süt ve süt ürünlerin gibi gıdalara tahammülsüzlük,
" Parazitler,
" Müshil kullanımı,
" İlaca bağlı yan etkiler,
" İnflamatuar bağırsak hastalığı gibi barsak yapısını bozan hastalıklar,
" İrritabl bağırsak hastalığı gibi barsak işlevini bozan hastalıklar.

İshalin bulguları nelerdir?
Karın ağrıları ve krampları, gaz, bulantı ve sürekli sıkışma hissi ishale sıklıkla eşlik eden bulgulardır. Nedene bağlı olarak ateş ve kanlı dışkılama da bunlara eklenebilir.
İshal akut veya kronik olarak gözlenebilir. Akut tip 3 haftadan kısa sürer ve nedeni
genellikle mikrobiktir. Kronik durum ishalin 3 haftadan uzun sürmesi ile başlar ve nedeni genellikle bağırsağın kendi hastalıklarıdır.
Genellikle zararsız olsa da ishal bazen tehlikeli durumlara yol açabilir ve bazı ciddi hastalıkların belirtisi olabilir. Aşağıdaki durumlarda bir hekime başvurmanız gereklidir:
" İshaliniz üç günden fazla sürdüyse,
" Karnınızda veya makatınızda şiddetli ağrı varsa,
" 38,8oC veya üstü ateşiniz oluyorsa,
" Dışkınızda kan veya katran rengi varsa,
" Dehidratasyon bulgularınız varsa.
Tanı :
Öncelikle tıbbi hikayeniz alındıktan ve fizik muayeneniz yapıldıktan sonra hekiminiz durumunuza göre aşağıdaki testlerden bir veya birkaç tanesini yaptırmanızı isteyebilir:
" Dışkı kültürü ile bakteri ve parazit gibi infeksiyon etkenlerinin aranması,
" Bazı hastalıkları dışlamak için kan testleri,
" Gıda tahammülsüzlüğünü ortaya koymak için açlık testi,
" Bağırsaklarınızın bir bölümünü doğrudan gözle incelemek için sigmoidoskopi veya kolonoskopi gibi endoskopik muayeneler.

İshalin tedavisi :
Çoğu hastada yitirilen sıvının yerine konması yeterli tedavidir. Bazı durumlarda ishali durdurucu ilaçların kullanılması gerekebilir. Ancak bir enfeksiyona ya da parazite bağlı ishallerde ishali durdurucu ilaçları kullanmak, organizmaların barsak içinde kalmasına neden olarak sorunu derinleştirmekten başka bir işe yaramaz. Bu durumlarda hekimler genellikle bu organizmalara karşı etkili antibiyotikleri reçete ederler. Viral nedenlere bağlı ishaller virusun tipine ve klinik tablonun ağırlığına göre genellikle kendi seyrine bırakılırlar veya destekleyici ilaçlar kullanılır.

Prof. Dr. Yavuz Baykal
Memorial Hastanesi İç Hastalıkları Bölüm Kordinatörü


KABIZLIK
Kabızlık genelde haftada üç kereden az ve az miktarda, katı dışkılamaya yol açan bağırsak alışkanlık bozukluğudur. Kabızlığı olan kişiler için dışkılama, zahmetli ve ağrılı bir durumdur.

Pek çok kişi aslında normal bağırsak alışkanlığına sahip olmalarına karşın, her gün dışkılamaya çıkmadıkları için kabızlık çektiklerini sanmaktadırlar. Ne var ki dışkılama sayısı ve miktarı için "herkes için geçerli bir normal" aralık mevcut değildir. Çoğu durumda kabızlık kendiliğinden geçen ve ciddi sorunlara yol açmayan bir rahatsızlıktır. Kısa kabızlık dönemleri tamamen normaldir. "Sağlıklı kişilerin her gün bir kez tuvalete çıkmaları gerekir" şeklindeki yaygın ve yanlış kanı, pek çok kişinin kendinde kabızlık olduğunu düşünmesine ve bilinçsizce laksatif ilaçları kullanmalarına yol açmaktadır.

Kabızlığın nedenleri: Kabızlık kadınlarda, çocuklarda ve 65 yaş üstü yaşlı insanlarda daha sık görülür. Gebelik ve doğum sonrası ile ameliyat sonrası dönemlerde de görülme sıklığı artar. Kabızlığı anlamak için kalın bağırsağın nasıl çalıştığı hakkında bilgi sahibi olmak gereklidir.  Alınan gıdalar kalın bağırsakta ilerlerken içerdikleri sıvılar bağırsak duvarı tarafından emilir. Bağırsak duvarındaki kasların hareketleri ile dışkı makat yönünde itilir. Çıkışa geldiğinde sıvı içeriğini kaybetmiş dışkı katı hale gelmiştir. Kalın bağırsakta emilen sıvı miktarı artarsa dışkı iyice kuru ve katı hale gelir. Bağırsaktaki kas hareketleri azalmış veya düzensizleşmişse dışkının barsak içinde ilerlemesi yavaşlar ve kaybettiği sıvı miktarı artar. Kabızlığın en sık gözlenen nedenleri şunlardır:

Yiyeceklerle yetersiz miktarda lif alınması,
Yeterli sıvı alınmaması,
Hareketsiz bir yaşam sürülmesi,
İlaca bağlı yan etkiler,
İrritabl bağırsak hastalığı gibi bağırsak işlevini bozan hastalıklar.
Yanlış müshil kullanımı
Yaşa bağlı değişiklikler
Dışkılarken ıkınmaktan kaçınmak
Multiple sklerozis, lupus, şeker hastalığı gibi bazı hastalıklar,
Kronik idiyopatik kabızlık gibi bazı özel hastalıklar,
Kalın bağırsakta veya makattaki (hemoroid gibi) bazı hastalıklar.

Kabızlık bazen ciddi sorunlara neden olabilir. Bunlar arasında en sık karşılaşılanları zorlayıcı bağırsak hareketlerine bağlı olarak ortaya çıkan hemoroidler ve katı dışkının anüs çevresindeki kas ve deride yırtıklar yaratmasına bağlı makat çevresindeki cilt yırtıklarıdır (anal fissürler). Aşırı ıkınma bazen küçük bir bağırsak katlantısının makat dışına çıkmasına neden olur (rektal prolapsus). Eğer çıkışta sertleşmiş fazla miktarda dışkı birikirse bunun ıkınma ile atılması mümkün olmaz ve bu durumda da dışkı taşlaşması ortaya çıkar. Genellikle yaşlılarda ve küçük çocuklarda gözlenen bir durumdur.

Tanısı:
Tedavisi için ağız veya makat yolu ile uygulanan yağlarla dışkının yumuşatılması ve parmakla mekanik olarak çıkartılması gereklidir. Genellikle basit bir tıbbi öyküleme alınması ve fizik muayene yeterlidir. Ancak duruma göre aşağıdaki testlerden bir veya birkaç tanesinin yapılması gerekli olabilir:

Tiroid bozuklukları gibi bazı hastalıkları belirlemek için kan testleri,
Yaşlı hastalarda görülme sıklığı arttığı için barsak tümörlerini dışlamak için dışkı incelemeleri ve baryumlu barsak grafisi gibi bazı radyolojik incelemeler,

Bağırsaklarınızın bir bölümünü doğrudan gözle incelemek için sigmoidoskopi veya kolonoskopi gibi endoskopik muayeneler.

Tedavisi:
Her ne kadar tedavi; nedene, hastalığın süresine ve ağırlığına bağlı olarak değişse de çoğu olguda beslenmede ve yaşam tarzında yapılacak ufak tefek değişiklikler bulguları geçirmede ve tekrarını önlemede yeterli olacaktır.

-Diyet
Yumuşak ve yeterli sıvı içeren bir dışkı oluşturmak için diyetle her gün 20-35 gram lif alınması gereklidir. Uygun diyet hekim veya diyetisyen tarafından planlanabilir. Fasulye, yulaf ve mısır gevrekleri, taze meyveler, kuşkonmaz, lahana, havuç gibi sebzeler yüksek miktarda lif içerirler. Kabızlığa yatkın kimselerde dondurma, peynir, et gibi lif içeriği son derece az besinlerin alımını sınırlamak gereklidir.

-Yaşam tarzı değişiklikleri
Her gün yeterli miktarda su, meyve suyu gibi sıvıları almak, çorba gibi sıvı yiyecekleri tüketmek, günlük egzersiz yapma alışkanlığı edinmek gibi alışkanlıklar edinmek barsak hareketlerine yardımcı olacaktır. Bunların yanında tuvalet için yeterli zaman ayırmak ve dışkılama sırasında bağırsakları boşaltmak için ıkınmaktan kaçınmamak gereklidir.

-Müshiller
Çoğu hastada müshillerin kullanımı gerekli değildir. Ancak yukarıda bahsedilen diyet ve yaşam tarzı değişikliklerini yerine getirmelerine rağmen hala kabızlık çeken bir grup hastada bir süre için müshillerin kullanımı gerekebilir.

Kullanımda değişik biçimlerde (toz, hap, şurup, ciklet) ve değişik içerikte (kitle oluşturucu, uyarıcı, tuzlu, ...) pek çok müshil bulunmaktadır. Hangi hastaların, hangi tipte ve ne süre ile müshil kullanmaları gerektiğine ancak bir hekim karar verebilir.

Uzun süreli müshil kullanımı barsak alışkanlığını değiştireceğinden bağımlılık yaratır. Müshil bağımlılığı oluşan hastalarda müshillerin kullanımına yavaş yavaş son verilmelidir. Bu sürecin hekim gözetiminde gerçekleştirilmesi gereklidir. Çoğu kimsede müshillerin bu yolla yavaş yavaş kesilmesi sonrasında barsak normal kasılabilirliğine ve alışkanlığına kavuşur.

Eğer kabızlığa yol açan bir neden saptanabildiyse tedavi bu özel nedene yönelik yapılabilir. Örneğin kullanılan bir ilaca bağlı olarak kabızlık ortaya çıktıysa hekiminiz bu ilacı bir diğeri ile değiştirebilir ya da kesebilir. Rektal prolapsus veya hemoroid gibi bir komplikasyon ortaya çıktıysa (bu durumlar makatta ağrı yaratarak dışkılamayı ağrılı hale getirir ve kabızlığa katkıda bulunur) bunların düzeltilmesi için cerrahi tedavi önerebilir.

Makat bölgesindeki kaslarında işlev bozukluğu bulunan ve buna bağlı kabızlığı olan hastalarda geri dönüm (biofeedback) çalışması yapılabilir. Doğrudan kalın bağırsağın hastalığına bağlı kabızlıklarda bağırsağın bir bölümünü alınması gerekebilir.

Prof. Dr. Yavuz Baykal
Memorial Hastanesi İç Hastalıkları Bölüm Koordinatörü
Logged

Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
Sizler İçin Yaptığımız Tüm Paylaşımlara Bir TEŞEKKÜRÜ Çok Görmeyin. 
Teşekkür Etmek İçin Açılan Konunun En sonunda "Teşekkür Et" Yazısına Tıklamanız Yeterli Olacaktır.
Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap       Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
!!! DuzceForum Kuralları !!!
Escapee81
Özel Üye ++
*****

Edilen Teşekkür
Sayısı: 244
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 4299

Yetki:

Nerden:


Kuyruguna basil(MA)dikca tirmala(MA)yan kedigil...


E-Posta
Durumum:


« Yanıtla #5 : Ocak 12, 2009, 05:01:50 ÖS »

KALP CERRAHİSİ
Kalp tümörleri, kalpten kaynaklanan iyi ve kötü huylu veya kalp dışı kaynaklı tümörler olarak ikiye ayrılmaktadır. Kalp dışı kaynaklı olan tümörler yaklaşık 20 kat daha fazla görülmektedir.

Erişkinlerde en sık görülen iyi huylu kalp tümörü miksoma iken, anjiyosarkom ve rabdomiyosarkom en sık görülen kalpten kaynaklanan kötü huylu kalp tümörleridir. Kalpten kaynaklanan tümörlerin sıklığı, otopsi çalışmalarında % 0.0017 ile 0.19 arasında bildirilmektedir. Bu tümörlerin yaklaşık %75'i iyi huylu olup bunların da yaklaşık %50' sini miksoma'lar oluşturmaktadır.

Miksomalar erişkinlerde tüm iyi huylu tümörlerin %50'sini oluştururken çocukluk çağında görülmesi nadirdir (%15). Kadınlarda erkeklere oranla daha sık görülür. Hayatın 30'lu ve 60'lı yaşları arasında en sık görülür ve büyük çoğunluğu (yaklaşık %94'ü) tektir. Miksomalı hastaların yaklaşık %5'lik bölümü ailesel geçiş gösterir. Ailesel geçiş gösteren hastalar genellikle genç yaştadır, kadın ve erkeklerde eşit oranda görülür ve kalbin hem karıncığında hem de kulakcığında oluşma eğilimindedir. İyi huylu tümörler kalp odacıklarının herhangi birinden meydana gelebilir. En sık sol kulakçık (%75), daha sonra sırasıyla sağ kulakçık (%15-20), sol ve sağ karıncık arasında eşit oranda (%6-8)  görülür. Bu tümörler genellikle kulakçıklar arası duvardan kaynaklanır, fakat kulakçık içinde herhangi bir yerden de kaynaklanabilir. Karıncık kaynaklı miksomalar sıklıkla kadın ve çocuklarda görülür.

Kalp tümörlerinin belirtileri nelerdir? Kan akımının engellenmesi akut yakınmaların en sık nedenini oluşturmaktadır.  Fakat bu yakınmalar kalpte tutulan bölge (kulakçık veya karıncık) ve kitlenin büyüklüğü ile direk ilişkilidir. Sol kulakçıkta oluşan iyi huylu tümörler mitral kapak (sol kulakçık ile karıncık arasında) hastalığını taklit etmektedirler. Nefes darlığı ve kalp yetmezliği bulgularına yol açarlar. Bazı hastalarda mitral kapağın geçici olarak tıkanmasına bağlı olarak bayılma atakları meydana gelir. Sağ kulakçık tümörleri ise sağ kalp yetmezliği bulgularına yol açmaktadır (karaciğerde büyüme, karında sıvı birikmesi, bacaklarda şişlik). Tümör, triküspid kapak (sağ kulakçık ile karıncık arasında) hastalığını taklit edebilir. Hastalar ikinci sıklıkta sistemik embolizasyon (tümörden kopan küçük parçaların herhangi bir damarı tıkaması) bulguları göstermektedir. Bu durum, hastaların %30-40'ında meydana gelmektedir. Embolik atakların yaklaşık %50'si santral sinir sistemini tutmakta olup, geçici veya kalıcı hasarla (felç) ortaya çıkar. Hatta kalp damarlarına pıhtı atması sonucu kalp krizine de yol açabilmektedir. Hastalarda kilo kaybı ve ateş görülebilir ve bu bulgular bazı laboratuvar bulguları ile birliktelik gösterebilir. Fakat bu bulguların hiçbiri iyi huylu tümörü olan hastalara özel değildir. Enfeksiyon, nadir görülen bir bulgu olup kalp içi iltihabı (enfektif endokardit) kliniğini taklit eder.

Hastalığın tanısı nasıl konur?

1. Fizik muayene: Klinik değerlendirme sırasındaki bulgular tümörün büyüklüğüne, yerleşimine ve hareketli olup olmamasına bağlı olarak değişir. Sol kulakçık kaynaklı miksomalar mitral kapak darlığı dinleme bulgularını ve mitral kapak hastalığını taklit edebilir. Kalbin dinlenmesi sırasında üfürüm duyulabilir.

2. Akciğer grafisi: Kalp gölgesinde büyüme görülebilir.

3. EKG: Spesifik değildir. Hastaların %20'sinden daha azında atriyal fibrilasyon vardır. Kalp odacıklarında büyüme, kalp büyümesi ve ritim bozukluklarını göstermektedir. Ekokardiyografi: Ekokardiyografi, cerrahi tedavi için gerekli olan tüm bilgilerin (tümörün çapı, yerleşimi, hareketli olup olmadığı) elde edilmesine olanak sağlamaktadır.

4. Bilgisayarlı Tomografi / Manyetik Rezonans görüntüleme yöntemi: kalp veya kalp dışından kaynaklanan tümörlerin değerlendirilmesinde

Kalp tümörleri nasıl tedavi edilmektedir? Tümörlerin tedavisi cerrahidir. Tanı konulduktan sonra ameliyatı bir an önce yapmak gerekir. Ameliyat sırasında tümör, bağlı olduğu normal doku ile birlikte çıkarılır. Ameliyatı, klasik yöntem dışında özellikle bayan hastalarda meme altından küçük kesi ile yapmak mümkündür. Tekrarlama olasılığı son derece nadir olup ailesel özellik gösterenlerde bu oran nispeten daha yüksektir.

Kaynak: Op. Dr. ökçe Şirin
Memorial Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı


KALP CERRAHİSİ
Kalp tümörleri, kalpten kaynaklanan iyi ve kötü huylu veya kalp dışı kaynaklı tümörler olarak ikiye ayrılmaktadır. Kalp dışı kaynaklı olan tümörler yaklaşık 20 kat daha fazla görülmektedir.

Erişkinlerde en sık görülen iyi huylu kalp tümörü miksoma iken, anjiyosarkom ve rabdomiyosarkom en sık görülen kalpten kaynaklanan kötü huylu kalp tümörleridir. Kalpten kaynaklanan tümörlerin sıklığı, otopsi çalışmalarında % 0.0017 ile 0.19 arasında bildirilmektedir. Bu tümörlerin yaklaşık %75'i iyi huylu olup bunların da yaklaşık %50' sini miksoma'lar oluşturmaktadır.

Miksomalar erişkinlerde tüm iyi huylu tümörlerin %50'sini oluştururken çocukluk çağında görülmesi nadirdir (%15). Kadınlarda erkeklere oranla daha sık görülür. Hayatın 30'lu ve 60'lı yaşları arasında en sık görülür ve büyük çoğunluğu (yaklaşık %94'ü) tektir. Miksomalı hastaların yaklaşık %5'lik bölümü ailesel geçiş gösterir. Ailesel geçiş gösteren hastalar genellikle genç yaştadır, kadın ve erkeklerde eşit oranda görülür ve kalbin hem karıncığında hem de kulakcığında oluşma eğilimindedir. İyi huylu tümörler kalp odacıklarının herhangi birinden meydana gelebilir. En sık sol kulakçık (%75), daha sonra sırasıyla sağ kulakçık (%15-20), sol ve sağ karıncık arasında eşit oranda (%6-8)  görülür. Bu tümörler genellikle kulakçıklar arası duvardan kaynaklanır, fakat kulakçık içinde herhangi bir yerden de kaynaklanabilir. Karıncık kaynaklı miksomalar sıklıkla kadın ve çocuklarda görülür.

Kalp tümörlerinin belirtileri nelerdir? Kan akımının engellenmesi akut yakınmaların en sık nedenini oluşturmaktadır.  Fakat bu yakınmalar kalpte tutulan bölge (kulakçık veya karıncık) ve kitlenin büyüklüğü ile direk ilişkilidir. Sol kulakçıkta oluşan iyi huylu tümörler mitral kapak (sol kulakçık ile karıncık arasında) hastalığını taklit etmektedirler. Nefes darlığı ve kalp yetmezliği bulgularına yol açarlar. Bazı hastalarda mitral kapağın geçici olarak tıkanmasına bağlı olarak bayılma atakları meydana gelir. Sağ kulakçık tümörleri ise sağ kalp yetmezliği bulgularına yol açmaktadır (karaciğerde büyüme, karında sıvı birikmesi, bacaklarda şişlik). Tümör, triküspid kapak (sağ kulakçık ile karıncık arasında) hastalığını taklit edebilir. Hastalar ikinci sıklıkta sistemik embolizasyon (tümörden kopan küçük parçaların herhangi bir damarı tıkaması) bulguları göstermektedir. Bu durum, hastaların %30-40'ında meydana gelmektedir. Embolik atakların yaklaşık %50'si santral sinir sistemini tutmakta olup, geçici veya kalıcı hasarla (felç) ortaya çıkar. Hatta kalp damarlarına pıhtı atması sonucu kalp krizine de yol açabilmektedir. Hastalarda kilo kaybı ve ateş görülebilir ve bu bulgular bazı laboratuvar bulguları ile birliktelik gösterebilir. Fakat bu bulguların hiçbiri iyi huylu tümörü olan hastalara özel değildir. Enfeksiyon, nadir görülen bir bulgu olup kalp içi iltihabı (enfektif endokardit) kliniğini taklit eder.

Hastalığın tanısı nasıl konur?

1. Fizik muayene: Klinik değerlendirme sırasındaki bulgular tümörün büyüklüğüne, yerleşimine ve hareketli olup olmamasına bağlı olarak değişir. Sol kulakçık kaynaklı miksomalar mitral kapak darlığı dinleme bulgularını ve mitral kapak hastalığını taklit edebilir. Kalbin dinlenmesi sırasında üfürüm duyulabilir.

2. Akciğer grafisi: Kalp gölgesinde büyüme görülebilir.

3. EKG: Spesifik değildir. Hastaların %20'sinden daha azında atriyal fibrilasyon vardır. Kalp odacıklarında büyüme, kalp büyümesi ve ritim bozukluklarını göstermektedir. Ekokardiyografi: Ekokardiyografi, cerrahi tedavi için gerekli olan tüm bilgilerin (tümörün çapı, yerleşimi, hareketli olup olmadığı) elde edilmesine olanak sağlamaktadır.

4. Bilgisayarlı Tomografi / Manyetik Rezonans görüntüleme yöntemi: kalp veya kalp dışından kaynaklanan tümörlerin değerlendirilmesinde

Kalp tümörleri nasıl tedavi edilmektedir? Tümörlerin tedavisi cerrahidir. Tanı konulduktan sonra ameliyatı bir an önce yapmak gerekir. Ameliyat sırasında tümör, bağlı olduğu normal doku ile birlikte çıkarılır. Ameliyatı, klasik yöntem dışında özellikle bayan hastalarda meme altından küçük kesi ile yapmak mümkündür. Tekrarlama olasılığı son derece nadir olup ailesel özellik gösterenlerde bu oran nispeten daha yüksektir.

Kaynak: Op. Dr. ökçe Şirin
Memorial Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı


KALP KRİZİ
Kalp krizi, özellikle gelişmiş toplumlarda görülen ciddi bir tehlikedir. Çoğu kişi tam olarak iyileşebilir ama sağlıklı bir yaşam sürerek önlenmesi de olanaklıdır

Kalbin düzgün çalışması, kandan yeterli oksijen almasına bağlıdır. Kalp kasının herhangi bir bölgesi yeterli oksijen almadığı zaman çalışamaz duruma gelir, atarken yeterli kasılmamaya başlar ve pompalama işleminde kendine düşen görevi yerine getiremez.

Kalp krizinin sebepleri nelerdir? Koroner damarların (kalbe kan taşıyan üç atardamar) iç yüzünde aylar ya da yıllar boyunca biriken ateromlar (yağlı birikimler) zamanla damardaki kan akışını engellemeye başlar. Damarın en dar noktasında kan pıhtısı (tromboz) oluşursa damar tümüyle tıkanır.  Damarın ateromlarla daralmış olmasının tromboz olasılığını artırdığı açıktır. Kalp krizi bir dizi olayın sonucunda gerçekleşir. İlk aşamada kan akımı engellenmeye başlar. Kalp kasının (miyokard hücreleri) kansız kalması, hastanın ağrı hissetmesine neden olur. Oksijensizlikten etkilenen hücreler ölürler. Kan akımı normale dönmezse ilgili kas bölgesi canlılığını yitirir ve birkaç hafta içinde bu bölgenin üstünde nedbe dokusu oluşur. Etkilenen kas bölgesi çok genişse, kalbin verimi azalır. Kalp krizi geçirme tehlikesi sigara içen, çok yağlı yiyen, ruhsal gerilimlerin etkisinde bulunan insanlarda, şeker hastalarında ve ailelerinde kalp krizi vakaları bulunanlarda en yüksektir. Kriz daha çok orta yaşlı erkeklerde görülür; menopoz çağından önce kadınlarda ve 35 yaşından genç erkeklerde ender rastlanılır.

Kimler kalp krizi geçirme riski altındadır?

¢ Şeker hastaları
¢ Kolesterolü yüksek olan hastalar
¢ Hipertansiyon hastaları
¢ Orta yaş ve üzerindeki erkek ve kadınlar
¢ Menopoz sonrası kadınlar
¢ Sigara içenler
¢ Kilolu kişiler
¢ Ailesinde kalp hastalığı bulunanlar ya da genç yaşta kalpten ölüm öyküsü olanlar

Kalp krizinin belirtileri nelerdir?
Kriz bazen hiç beklenmedik biçimde ortaya çıkar ama çok önceden kendini anjina ağrısı ile belli ettiği de olur. Anjina egzersiz ya da heyecan sonucu göğsün ortasında belirerek birkaç dakika süren ve çoğunlukla kollara, omza ve boyna da yayılan bir ağrıdır. Anjina ağrısı hisseden ya da eski ağrıları sıklaşan ve uzayan herkesin doktora başvurması gerekir. Kalp krizinin başlıca belirtileri göğsün ortasında şiddetli ağrıdır. Terleme, bulantı, kusma ve solunum güçlüğü de görülür. Belirtiler çok şiddetli ağrı ile hafif bir rahatsızlık arasında değişen çeşitli düzeylerde olabilir. Öyle ki, kalp krizi geçirdiğinin farkına varmayanlar bile olabilir. Kalp krizine benzeyen belirtiler kuşkusuz hemen doktora başvurmayı gerektirir; ancak sindirim bozukluğunun göğüs enfeksiyonlarının, idrar kesesi hastalıklarının ve aşırı mide asidi salgılanmasının da benzer şikayetler yarattığı akıldan çıkarılmamalıdır.

Kalp krizi esnasında neler yapılmalı? Ani kalp damarı tıkanmasına bağlı olarak ortaya çıkan kalp krizinde en önemli nokta, göğüs ağrısı gibi belirtiler ortaya çıkar çıkmaz kişinin tam donanımlı bir hastaneye başvurması ve sağlık yardımı almasıdır. Ölümlerin yarısı kalp krizi başladıktan sonraki ilk saat içinde ortaya çıkar. Bu nedenle mümkün olan en kısa sürede kalp krizine müdahale edilecek düzeyde bir sağlık kuruluşuna başvurmak çok önemlidir. Tedaviye ne kadar erken başlanırsa, tıkanan damarı açıcı tedavi yöntemleri de en kısa sürede uygulanabilir ve kalbin hasar görmesinin önüne geçilmiş olur. Hastaya hastanede müdahalede önemli olan hızlı tanı konulması ve müdahalenin uygun bir şekilde yapılmasıdır.

Kalp krizi esnasında yalnızsanız: Kişinin kalp krizi geçirdiği esnada tıkalı olan damarını açabilmek için yapacağı bir manevra yok. Bunun yanında;
¢ Öncelikle ağrı başladığı anda telefonla yakınlarınızı arayarak durumu haber verin.
¢ Bulunduğunuz yerin kapısını aralık bırakın. Bu, yardıma gelecek olan kişinin işini kolaylaştırmış olur.
¢ Kuvvetli öksürük geçici olarak kan akımını artırabilir. Yeni başlamış bir pıhtıyı yerinden sökme ihtimali çok düşük olsa da burun deliklerinizi kapatarak kuvvetli biçimde öksürün.
¢ Evde aspirin varsa, bir bardak su ile alın.
¢ Bunun dışında kesinlikle bir şey yiyip içmeyin.
¢ Pencereyi açarak odaya oksijen girmesini sağlayın.
¢ Yardım gelmesini, yatarak ya da oturarak bekleyin. Kesinlikle ayakta beklemeyin. Çünkü kalp krizi ile hastaneye gelen bir hastanın bir travma sorunu olmaması gerekir. Eğer kişi düşerek başını çarpmışsa, kalp krizi ile ilgili yapılacak tedaviler, başa alınan darbe nedeniyle yapılamayabilir.
¢ Ağrıyı azaltmak için egzersiz yapmayın.
¢ Soğuk ya da sıcak suyun altına kesinlikle girmeyin. Özellikle soğuk su  böyle durumlarda çok tehlikelidir. Çünkü kalp damarlarını büzer ve tıkalı olmayan damarların da daralmasına neden olabilir.

Bir kişi yanı başınızda kalp krizi geçirdiyse;

¢ Sağlık deneyiminiz yoksa kalp krizi geçiren birine müdahale etmeyin, başka hastalara veya kendinize ait kalp ilaçlarını vermeyin.
¢ Hemen ambulans yardımı isteyerek hastayı en yakın tam donanımlı bir hastaneye ulaştırın.
¢ Bu esnada, kalp krizi geçiren kişiyi uygun bir yere yatırın
¢ Ayaklarını kalp seviyesinin üzerine kaldırarak, kalbe daha çok kan akışının olmasını sağlamaya çalışın
¢ Üzerindeki sıkı olan kıyafetleri gevşetmek, kravatı çözmek gibi yardımlarda bulunun
¢ Önemli olan, hastayı tetkik ve tedavilerinin, yerinde ve uygun şekilde yapılabileceği bir hastaneye ulaştırmanızdır


Doç. Dr. Erhan Babalık
Memorial Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı



KALP ZARI İLTİHABI ( PERİKARDİT)
Şiddetli göğüs ağrısı genellikle kalp krizini getirse de kalp zarı iltihabı ( perikardit) da aynı belirtilere yol açmaktadır. Çoğu kişi, göğsünün ortasında şiddetli bir ağrı duyduğunda, kalp krizi geçirdiğini sanır.

Oysa bazen, ağrıya yol açan durum kalp zarı iltihabıdır. Kalp zarı iltihabı, kalbi saran ve bağ dokusundan oluşan zarın iltihabıdır. Çeşitli nedenlere bağlı olabilir ama genellikle nedeni virüslerdir.

Kalp zarı içinde, iltihap nedeniyle sıvı birikmesi de olasıdır. Bu durum belirti vermeyebilir, ama göğüs filminde görülür. Vakaların küçük bir bölümünde, kalp zarı kesesinde biriken sıvı, yaptığı basınçla kalbin düzenli çalışmasını engeller. İltihabın sorun yaratabildiği bir başka durum da tüberküloz (verem) gibi bir iltihap nedeniyle zarın kalınlaşıp kalbin hareketlerini kısıtlayarak kalp yetmezliğine yol açmasıdır.

Kalp zarı iltihabının nedenleri nelerdir?

Kalp zarı iltihabı, bütünüyle sağlıklı insanlarda ansızın ortaya çıkabilir. Nedeni genellikle virüslerdir. Akut kalp zarı iltihabı belirtileri kalp krizi belirtilerine çok benzer ve başlangıçta EKG ile bile ayırt edilmesi güç olabilir. Kalp zarı iltihabının kalp krizi sonucunda oluşan iki türünün olması, durumu daha da karmaşıklaştırır. Birincisi kalp kasının ölümüne bağlı olup iltihap, yani bedenin ölü dokuyu uzaklaştırma çabasıdır. İkincisi daha ender görülür ve "Dressler sendromu" diye bilinir. Kalp krizinden bir hafta sonra ortaya çıkar. Bedenin savunma sisteminin anormal bir tepkisidir, kalp dokusuna karşı antikor yapılır.

Kalp zarında bazen kanser de görülür. Ancak kanser, genellikle kalp zarının kendisinden kaynaklanmaz, başka yerlerden, özellikle akciğerlerden yayılır. Kalp zarı içinde fazla miktarda sıvı toplanmasına neden olarak, kalp hareketlerini kısıtlar ve kalp yetmezliği (kalp tamponadı) yapar. Bu durum, kalp zarı tüberküloz nedeniyle kalınlaştığı zaman da ortaya çıkabilir. İleri derecede böbrek yetmezliği ve "sistemik lupus eritamatosus" adı verilen hastalıkta da kalp zarı iltihabı oluşabilir. Bu hastalıkta, bağışıklık sistemindeki aksama nedeniyle bedenin çeşitli yerlerinde yaygın iltihaplar olur.

Kalp zarı iltihabının belirtileri nelerdir?

Kalp zarı iltihabı genellikle göğüs ortasında ağrıya yol açar ama göğüs anjini ile kalp krizi ağrısında olduğu gibi omuzlara ve kollara yayılmaz. Bazen hareket edince, sözgelimi öne doğru eğilince ağrı artar; bazen de solunum sırasında akciğerlerin hareketi ağrıya neden olur. Kalp zarı iltihabı tanısı çoğu vakada EKG ile konabilir. Kalp zarında sıvı birikirse göğüs röntgeninde kalp daha büyük görünür. Ekokardiyografi ile (bu yöntemde kalbi görmek için ultrason - ses dalgaları - kullanılır) dokularda sıvı birikimi olup olmadığını görmek de olanaklıdır.

Kalp zarı iltihabının tedavisi nedir?

Kalp zarı kesesinde sıvı birikmesi (kalp tamponadı) sonucunda kalp yetmezliği ortaya çıkabilir. Kalp yetmezliği ciddi bir durumdur ve kalp üstündeki basıncın zaman geçirilmeden kaldırılması gerekir. Genellikle göğüs duvarından kalp zarı içine sokulan bir iğneyle sıvı boşaltılır. Kalbin çalışması, kalınlaşmış kalp zarı nedeniyle kısıtlanıyorsa, ameliyat gerekli olur. Ağrıyı kesmenin ve tedavinin en iyi yolu, aspirin gibi ilaçlardır. Dressler sendromunda bu ilaçlar yeterli olmayabilir ve iltihabı azaltmak için steroid ilaçlara gerek duyulur. Sistemik lupus eritamatosus ve böbrek yetmezliği gibi hastalıklarda iltihap olmasına karşın ağrı olmayabilir, bu nedenle tedavi gerekmez. Kalp zarı iltihabının nedeni virüslerse sonuç gerçekten çok iyidir. Kalp krizini izleyen kalp zarı iltihapları, hastanın genel durumunu kalp krizinin kendisinden daha fazla bozmaz. Tüberküloz vakalarında kalınlaşan kalp zarının ameliyatla alınması ciddi bir girişimdir ama bunun da sonucu çok başarılıdır.

Op. Dr. Oğuz Yılmaz
Memorial Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı


KANSIZLIK
Damar içerisinde dolaşan kandaki alyuvar miktarının veya hemoglobin içeriğinin kişinin yaş ve cinsiyetine göre normal olarak kabul edilen değerlerin altına inmesi durumuna "Anemi" denir.

Demir eksikliği anemisi, dünya üzerinde en sık karşılaşılan anemi türüdür. Gelişmiş ülkelerde hastanelere başvuran hastaların %30'undan fazlasının anemik olduğu, bu oranın gelişmekte olan ülkelerde daha da arttığı bilinmektedir. Orta-Güney Amerika ve Asya ülkelerinde demir eksikliği anemisi oranı yetişkin erkeklerde %1.9-14,  kadınlarda ise %15-64 olarak bildirilmektedir.

ANEMİNİN GENEL BELİRTİLERİ
Halsizlik, yorgunluk, çabuk yorulma, eforla nefes nefese kalma, adalelerde güçsüzlük hissi, üşüme hissi, ellerde soğukluk, baş ağrısı, baş dönmesi, göz kararması, baygınlık hissi, huzursuzluk, iştahsızlık, saç dökülmesi ve saçlarda matlaşma, kulaklarda uğultu ve çınlama, gözler önünde sinek uçuşmaları, devamlı uyuma isteği ve uyuklama hali, çarpıntı, kalp rahatsızlığı olan kişilerde göğüs ağrısı, deride solukluk, tırnak yataklarında düzleşme, kolay kırılma, çok seyrek olarak çukurlaşma (kaşık tırnak), dudak kenarında çatlamalar, yaralar görülmesi, zihinsel yoğunlaşmada (konsantrasyon) yetersizlik.
Bu belirtilerin görüldüğü vakalarda, kronik anemi akla gelmektedir. Kansızlığı olan her kişide bu bulguların hepsinin görüleceği anlamı çıkarılmamalıdır. Kansızlığın şiddeti, oluşma hızı, süresi ve altta yatan aneminin sebebine göre şikayetlerde değişiklikler görülebilmektedir.

KADINLARDA DEMİR EKSİKLİĞİNİN BAŞLICA SEBEPLERİ
 
" Gebelik ve emzirme sebebiyle artmış demir gereksinimi
" Üreme çağında olan kadınlarda aşırı veya sık adet kanamalarından ve rahim içi araç kullanımına bağlı artan adet kanamalarından dolayı demir kaybı
" Dengesiz yapılan zayıflama diyetleri veya vejetaryen beslenmeden dolayı demir kaybı

DEMİR İÇERİĞİ YÜKSEK OLAN BESİNLER
" Yeşil yapraklı sebzeler (ıspanak, pazı)
"  Portakal,  elma
"  Kuru kayısı, kuru üzüm ve kuru baklagiller
" Balık, kırmızı et, tavuk, karaciger, dalak
"  Pekmez, tahin

DEMİR EMİLİMİ İLE BİLİNMESİ GEREKEN NOKTALAR

" Çay ve kahve içindeki kimyasal maddeler, demir emilimini azalttığı için mümkün olduğunca az veya açık olarak tüketilmelidir.
" Tahıl, kurubaklagil ve sebzeler, C vitamini içeren besinlerle birlikte tüketilmelidir. Böylece bu tür besinlerin sağladığı demir emilimi artmış olur. Aynı öneriler demir hapı kullanan kişiler için de geçerlidir. Örneğin demir ilacını bir bardak portakal suyu veya C vitamini tableti ile birlikte alınması demir emilimini artıracaktır.
" Kalsiyum, demir emilimini azaltığı için demir eksikliği anemisi olanlar, süt ve süt ürünü yiyeceklerin  (peynir, yoğurt, ayran vs) tüketimini ara öğünlere çekmelidir. Bu tür besinler özellikle demir preparatlarıyla bir arada alınmamalıdır.
" Demir preparatlarının emilimi yiyeceklerden etkilendiği için, aç karnına alınması daha uygundur. Yani yemekten 1 saat önce yada 2 saat sonra alınmalıdır.

DEMİR EKSİKLİĞİ ANEMİSİNİN TEDAVİSİ İKİ AŞAMADA DEĞERLENDİRİLMELİDİR:
1.Demir eksikliğine neden olan sebebin tedavisi: Demir eksikliğinin sebebi ortaya konup, bu sebep düzeltilmediği müddetçe ne kadar tedavi uygulanırsa uygulansın, anemi düzeltilse bile bir müddet sonra anemi tekrarlayacak ve rahatsızlık kısır döngü halini alacaktır.
2.Demir eksikliğinin giderilmesi: Demir eksikliğinin giderilmesinde, diyette gerekli düzenlemeler yapılmalıdır. Bunun yanında demir preparatları ile tedavi edilmelidir. Demir preparatı ihtiyaca göre damardan, kas içine ya da ağızdan hap veya solüsyon şeklinde verilebilir. Uygun süre kullanılmalı anemi düzeldikten sonra da demir depoları doldurulana kadar devam edilmelidir.

Uz. Dr. Hüseyin Saffet Beköz
Memorial Hastanesi Hematoloji Uzmanı


KARDİYOMİYOPATİ
Kardiyomiyopati, kalp yetersizliğine neden olan kalp kası bozukluğudur. Başlıca üç tip kardiyomiyopati vardır: Dilate, Hipertrofik, Restriktif. Dilate kardiyomiyopatide kalp kası zayıflar ve giderek kalp pompa fonksiyonunu yitirir.

Kalp kanı ileri doğru pompalayamadığında sol karıncıkta kan basıncı artar ve kalp genişlemeye başlar. Dilate kardiyomiyopatide genişleme aylar ve yıllar içerisinde olur. Hipertrofik kardiyomiyopati'de (HCM) kalp duvarları asimetrik şekilde kalınlaşır. Kalp duvarları belirli bir kalınlıktan sonra yeterli kan pompalayamaz. Kalınlaşmış kalp duvarları çok sertleşir ve kalbe kan doluşu zorlaşır. Kalbin esnekliği azalır. İçine kan dolduramaz. Aşırı büyüyen kalp kası kalbin şeklini de bozar. Bazı hipertrofik kardiyomiyopatili hastalarda hipertrofiden sonra Kalp genişler ve dilate kardiyomiyopatideki hale gelir. Restriktif kardiyomiyopatide ise kalp kası içerisinde anormal madde birikmeleri oluşur, kalbin iç duvarında bir nedbe dokusu oluşur ve kalp kası çok sert bir hale gelir. Restriktif kardiyomiyopati en nadir görülen kardiyomiyopati tipidir.

Kardiyomiyopatinin nedenleri nelerdir?

Koroner arter hastalığı kalbe giden kan akımını engeller ve kalp kasının zayıflamasına neden olur. Koroner arter hastalığı dilate kardiyomiyopatinin en sık sebebidir. Bazı kalp hücreleri zarar gördüğünde diğer hücreler daha fazla çalışmak zorunda kalır fakat zamanla onlarda zayıflar. Kokain kullanımı ve yoğun alkol tüketimi de kalp kasını zayıflatır. Kemoterapide kullanılan bazı ilaçlar kalp kasını zayıflatabilir. Kalp kasında zayıflama ve kalpte genişleme, bilinmeyen nedenler ile de ortaya çıkabilir. Kalpteki genişlemenin sebebinin bilinmediği duruma idiopatik dilate kardiyomiyopati denir. Kontrolsüz yüksek tansiyon kalbin iş yükünü arttırır ve kalp kası kalınlaşarak hipertrofik kardiyomiyopati oluşabilir. HCM genelde ailevi bir hastalıktır. Kalp kasının büyümesini kontrol eden bir takım proteinlerdeki bozukluklardan kaynaklanabilir. Birçok hastalık (enfeksiyonlar, bazı kanser türleri vb…) kalbin iç yüzünde nedbeleşmeye neden olabilir. Bu nedbeleşme restriktif kardiyomiyopatiye neden olur.

Kardiyomiyopatinin belirtileri nelerdir ?

Kardiyomiyopati şikayete neden olmayabilir. Bazı durumlarda ise göğüs ağrısı, eforla veya gece gelen nefes darlığı, çarpıntı, bacaklarda şişlik, bayılma görülebilir.

Kardiyomiyopati nasıl tedavi edilir ?

Tedavi, kardiyomiyopati türüne ve sebebine göre değişir. Kalp koroner damarlarında tıkanıklık varsa balon stent ya da bypass ameliyatına başvurulur. Beta bloker ve kalsiyum kanal blokeri denen ilaçlar kullanılarak kalp kasının gevşemesi sağlanır ve kalınlaşmanın neden olduğu tıkanıklık azaltılır. Damar gevşetici ilaçlarla kalbin iş yükü azaldığından kalp daha rahat çalışabilir. Bu tedavi kan basıncını düşürebilir. Kan sulandırıcı ilaçlarla kan damarlarındaki tıkanıklıklar ve felçler önlenebilir. Kalbin aşırı kalınlaştığı bazı hastalarda miyektomi denilen tıkanıklık yapan kas kitlesini azaltmaya yönelik ameliyatlar yapılabilir. Bazı hastalarda bu işlem ameliyata gerek kalmadan kateter yöntemi ile de yapılabilir. Bazı hastalarda kalp pili takılarak kalp vurusunun yönü değiştirilerek kalınlaşmanın neden olduğu tıkanıklık azaltılabilir. Bazı durumlarda implantable cardioverter defibrillator (ICD) denen cihazlar yerleştirilerek, ölümcül ritim problemleri tedavi edilir. 3 odacığa yerleştirilen kalp pili de kalp yetmezliğinde yeni ve önemli fayda sağlayan bir tedavi yöntemidir. Yardımcı cihazlar ve nihayetinde kalp nakli tedavi seçenekleri arasında yer alır.

Kaynak: Uz. Dr. Türker Baran
Memorial Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı
Logged

Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
Sizler İçin Yaptığımız Tüm Paylaşımlara Bir TEŞEKKÜRÜ Çok Görmeyin. 
Teşekkür Etmek İçin Açılan Konunun En sonunda "Teşekkür Et" Yazısına Tıklamanız Yeterli Olacaktır.
Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap       Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
!!! DuzceForum Kuralları !!!
Escapee81
Özel Üye ++
*****

Edilen Teşekkür
Sayısı: 244
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 4299

Yetki:

Nerden:


Kuyruguna basil(MA)dikca tirmala(MA)yan kedigil...


E-Posta
Durumum:


« Yanıtla #6 : Ocak 12, 2009, 05:23:02 ÖS »

KARPAL TÜNEL
Karpal tünel, el bileğindeki kemik ve diğer dokuların oluşturduğu dar bir kanaldır.

. Bu sinir başparmak, işaret parmağı, orta parmak ve yüzük parmağının duyusunu alır ve başparmaktaki kaslara kumanda eder. Bu tünelin içerisindeki bağlar ve tendonlar şiştiği ve gerildiği zaman, median sinire baskı yaparlar. Bu baskı giderek karpal tünel sendromunu oluşturur.

Aynı tür el hareketlerini sürekli olarak yapmak bu hastalığa yol açabilir.  En çok el bileğini büküp sıkma tarzında iş yapanlarda görülmektedir. Bilgisayar kullananlar, marangozlar, et ve tavuk paketleyicileri, müzisyenler ve teknisyenler risk altındadır. Bahçe işleri, golf oynama, iğne ve oya işleri gibi hobiler de hastalığa yol açabilir.

Karpal tünel sendromu bir bilek injürisi ile de olabilir. Şeker Hastalığı, romatizma, guatr gibi hastalıkların seyri sırasında görülebilir. Karpal tünel sendromu gebeliğin son birkaç ayında yaygın olarak görülmektedir.

Belirtileri:
El ve parmaklarda uyuşukluk ve karıncalanma (özellikle başparmak, yüzük parmağı ve işaret parmağında)
" Bilek, avuç içi ve kolda ağrı
" Uyuşukluk ve ağrının geceleri daha çok olması
" Ellerin kullanılması ile ağrının artması
" Cisimleri kavramada zaaf olması
" Başparmakta güçsüzlük olması

Nasıl teşhis edilir?
Doktor hastanın yakınmalarını sorgular. Hastayı muayene eder ve ellerini nasıl kullandığını öğrenir. Bazı testler uygulayabilir:
1.Bileğin iç yüzüne vurulur ve elektrik şoku gibi bir duyum veya ağrı hissedilebilir.
2.Yakınmaları ortaya çıkarmak için, el bileği 1 dakika aşağı doğru bükülür.
3. Kol ve elde bulunan sinir ve kaslarda karpal tünel sendromunun tipik etkilerini araştırmak için EMG yapılır.
Tedavi:
Eğer karpal tünel sendromunun nedeni başka bir hastalık ise, ilk önce o hastalık tedavi edilmeye çalışılır.
Hastanın el bileğini dinlendirip dinlendirmediği veya el kullanım şeklini değiştirip değiştiremediği anlaşılmaya çalışılır. Ayrıca bileklik kullanıp kullanmadığı sorulur. Bileklik, bileği hareketlerden korur ve özellikle gece olan ağrıları azaltır.
Bileğe buz koymak, masaj yapmak ve germe egsersizleri yapmak da faydalı olabilir.
Yakınmaları azaltmak için:
" Uzanıldığında kolları yastıklarla desteklemek
" Elleri çok fazla kullanmaktan kaçınmak
" Farklı aletlerle el kullanım şeklini değiştirmek
" Hasta olmayan diğer eli daha çok kullanmak
" El bileğini aşağı doğru uzun periyodlarla bükmemek
Ağrıyı azaltmaya yardım etmek için çeşitli ilaçlar kullanılabilir. Tünel içerisine kortizon gibi bir ilaç verilebilir. Bu şişme ve enflamasyonu durdurmaya ve ağrıyı azaltmaya yardım edebilir. Fakat elde edilen iyilik uzun sürmeyebilir.
Bazı hastalarda yakınmaları tamamen geçirmek için cerrahi tedavi gerekebilir. Ameliyat median siniri baskılayan yapıların kesilmesini içerir. Ameliyattan sonra parmak bilek egsersizleri yapmak önemlidir.
Karpal tünel sendromu önlenebilir
" Kilolu iseniz kilo vermek
" Neden olabilecek başka bir hastalık varsa tedavi olmak
" Eğer ellerle aynı görevler sürekli yapılıyorsa, uzun süreli el bileğinin bükülmesi ve gerilmesinden kaçınmak
" Kollarla vücuda çok yakın veya çok uzak olarak çalışmamak
" Uzun periyodlarla el bileğini sert yüzeylerde dinlendirmemek
" Çalışma sırasında elleri sallamak
" Kullanılan aletlerin eller için çok büyük olmamasına dikkat etmek
" Tekrarlayıcı el hareketlerinden sonra elleri düzenli olarak istirahat ettirmek
" Bütün gün aynı pozisyonda kalmamak
" Eğer klavye çok kullanılıyorsa, sandalye yüksekliğini el bileği bükülmecek şekilde ayarlamak.

Uz.Dr.Abdullah Özkardeş
Memorial Hastanesi Nöroloji Bölümü




KATARAKT
Gözünüzün iç tarafında fotoğraf makinasının merceğine (lensine) çok benzeyen bir mercek vardır; gözün renkli kısmının arkasında bulunur ve göz bebeğinden geçip arka taraftaki retina tabakasına gidecek ışık huzmelerini odaklaştırmaya yarar.

Işığın mercekten geçip retinaya ulaşması için merceğiniz berrak olmalıdır. Eğer mercek bulanıklaşırsa ışık mercekten geçemez ve görme azalır. Bulanıklaşan merceğe katarakt denir.

 Kataraktın en sık nedeni kişi yaşlandıkça mercek içindeki yapıların bozulmasıdır. Diğer nedenler olarak travmalar(çarpmalar), Diyabet(Şeker Hastalığı), böbrek hastalığı, Glokom(Göz Tansiyonu), ... sayılabilir.

Belirtiler:

 Katarakt birkaç ay gibi kısa sürede ya da yavaş yavaş yıllar içinde gelişebilir. Kataraktilerledikçe cisimleri uzaktan görme kabiliyeti azalır. Ayrıca kamaşma olabilir, ya da okuma veya berrak görüş gerektiren diğer faaliyetlerde zorlanılabilir. Bunların tümü olgunlaşan kataraktın sık görülen belirtileridir.
 
Tanı ve tedavi:

Erken dönemlerde gözlüklerinizi değiştirerek bazen daha iyi görebilirsiniz. Fakat katarakt ilerleyince artık gözlük değiştirmek de probleminizi çözmez. İhtiyaç duyduğunuz şeyleri yapabilmek için artık daha fazla görmeniz gerektiğinde kataraktınızın alınma zamanı gelmiş demektir.

 Kataraktı tedavi edecek, ya da önleyecek hiçbir tıbbi tedavi, göz damlası yada diyet yoktur, tek çözüm ameliyattır. Katarakt ameliyatının başarı oranı bugünün modern ilerleme ve teknolojisi sayesinde yüksektir.

Her ameliyatta olduğu gibi bunda da her zaman bazı muhtemel komplikasyonların olma riski vardır. Ancak bunlar modern katarakt ameliyatlarında yaygın değildir. Hiç bir ameliyatın yaşlanmış bir gözü yeniden gençleştiremeyeceği ve iyi bir görme garantisini veremeyeceği gerçeğine rağmen istatistikler ameliyat olan hastaların % 100'e yakınının görmesinin iyileştiğini göstermektedir.

Ameliyatınızdan hemen önce gözünüze bazı damlalar damlatılacaktır. Ameliyat odasına girince göz çevreniz tamamen temizlenecek, bundan sonra sadece ameliyat olacak gözünüz açıkta kalacak şekilde üzeriniz örtülecektir. Bazen genel anestezi gerekirken pek çok vakada sadece lokal anestezi yeter. Ameliyatın sadece kendisi genellikle 20-30 dakika sürer. Ameliyat özel göz ameliyat mikroskobuyla yapılır. Pek çok hasta hiç bir şey hissetmez. Gevşemiş fakat uyanık bulunacaksınız. Genellikle kanama olmaz ve göz hiç bir zaman yerinden çıkarılmaz. Kornea ile skleranın birleştiği yere küçük bir kesi yapılır, katarakt buradan fako yöntemi ile çıkarılır ve yerine suni göz içi merceği buradan konulur.

Ameliyat sonunda gözünüzün üzerine küçük bir kapama konulacaktır. Saatlerle ölçülebilecek bir süre sonra bazı faaliyetlerinize izin verilecektir. Tıbbi durumunuza bağlı olarak doktorunuz size bazı tavsiyelerde bulunacaktır. Modern ameliyat teknikleri ile artık hastanede uzun süre kalmak gerekmemektedir.

Banyo yapma, saç yıkama, okuma, ve hatta işe gitme de dahil günlük faaliyetlerinize yeniden başlamanız fazla zaman almayacaktır. Gözünüzün tam olarak iyileşmesi bazen bir kaç ayı bulabilir. Doktorunuzun tavsiye ve ilaçlarını iyi uygulamanız ve bu sürede göz doktorunuza kontrollere gitmeniz gerekecektir. Gündüzleri güneş ışığına hassasiyetinize göre güneş gözlüğü kullanmanız ve gözlerinizi korumanız gerekebilir. İyileşmenin hızını pek çok faktör etkiler.

 Kataraktınız alındıktan sonra göze giren ışınları uygun şekilde odaklayabilmek için göze doğalına eş değer bir mercek yerleştirilmelidir. Göz doktorları katarakt ameliyatından sonra görmeyi düzeltecek en iyi yolun genellikle göz içi merceği yerleştirilmesi olduğunda hemfikirdirler. Bir göz içi merceği doğal merceğin aynı yerine konulan ince, suni bir mercektir. Göz içi merceğini hissetmeyecek, elinize alma, ayarlama, yada temizleme gibi bir işiniz olmayacak, onu değiştirmek zorunda kalmayacaksınız.

Katarakt gözlükleri ve kontak lensler ameliyattan sonra görmeyi düzeltmeye yarayan diğer iki yoldur. Tüm hastalar göz içi mercek konulması adayı değildir. Eğer durumunuz göz içi merceği konulmasına izin vermiyorsa doktorunuz bu durumları sizinle tartışacaktır.

Modern göz içi merceği düşüncesi l949 'da gündeme gelmiştir. Bundan sonra da pek çok gelişmeler göstermiştir. Teknikler geliştiğinden cerrahi kesiler bugün daha küçüktür. Küçük kesiler daha çabuk iyileşir ve mercek rahatsızlığı olmaksızın günlük faaliyetlerinize daha çabuk dönmenizi sağlar.

Katarakt ameliyatından aylar ya da yıllar sonra görme bulanıklığı olabilir ve bu yeniden bir katarakt olduğu şeklinde bir yanlış anlamaya yol açabilir. Bu bir katarakt değildir, fakat göz içi merceğini yerinde tutmak için korunan kapsülün bulanıklaşmasıdır. Bu zarı açmak ve görmeyi sağlamak için ameliyat gerekmez, sadece birkaç dakikalık bir işlem olan lazer kullanılır.

Op. Dr. Mustafa Temel Memorial Göz Merkezi


KOLESTEROL
Kolesterol, insan ve hayvan hücrelerinde bulunan yağımsı bir maddedir.Vücut tarafından üretildiği gibi (örneğin karaciğerde) çeşitli besinlerle de vücuda girer.

Tüm vücutta yaygın olmakla birlikte, özellikle beyin, sinirler, kalp, bağırsaklar, kaslar, karaciğerde bulunur. Bir çok hormonun (kortizon, seks hormonları gibi) üretiminde kullanılan kolesterol aynı zamanda D vitamini ve safra üretiminde de kullanılır. Kolesterol, yağımsı bir madde olduğundan suda çözünmez. Kanda taşınabilmesi için suda çözünür maddelerle birleşmesi gerekir.

İşte bu maddeler karaciğerde üretilir. Kolesterol bunlarla birleşince lipoprotein adını alır. Bunlar; karaciğerden diğer organlara ve kandan karaciğere kolesterol taşırlar. İşte karaciğerden kolesterolü alıp diğer organlara (dolayısı ile kana) kolesterolün iletimini sağlayan LDL (Low Density Lipoprotein, düşük yoğunluklu lipoprotein), kötü huylu kolesterol olarak bilinirken, kandaki kolesterolü karaciğere taşıyan HDL (High Density Lipoprotein, yüksek yoğunluklu lipoprotein), iyi huylu kolesterol olarak bilinir. Yine VLDL (Very Low Density Lipoprotein), IDL (Intermediate Density Lipoprotein) ve trigliserid de kandaki yağ (ve yağımsı) maddelerindendir. Kan dolaşımında ne kadar yüksek oranda LDL kolesterol bulunuyorsa kalp hastalığına yakalanma riski o kadar yüksektir. HDL kolesterol düzeyi düşük ise kalp hastalığına yakalanma riski yine yüksek olacaktır.

Kolesterolü neler artırır?

Sağlıklı yaşam için gerekli kolesterolün neredeyse tamamı vücut tarafından üretilir. Bunun dışında dışardan alınan birçok besin de kolesterol içermektedir. Kan kolesterol düzeyleri yükseldiğinde başta kalp hastalıkları olmak üzere birçok sağlık problemi ortaya çıkar.  Kolesterol bazı kuruyemişler ve yemeklik yağlarda olduğu gibi süt ürünleri ve et gibi hayvansal kökenli yiyeceklerde de bulunur. Doymuş yağ içeren bütün yiyecekler aynı zamanda kolesterolü de içerir. Ne kadar çok hayvansal gıda ve kızartılmış gıda alınırsa vücuda o kadar çok kolesterol girer. Ancak kolesterolün sorumlusu yalnızca gıdalar değildir. Yaşam tarzı, şişmanlık, sigara kullanımı, ailenin tıbbi geçmişi, yaş, yüksek tansiyon, diyabet, bazı böbrek ve tiroid hastalıkları gibi faktörler yüksek kolesterol için büyük risk oluşturmaktadır.

Kolesterolün tedavisi nedir? Yüksek kolesterolün kontrol altına alınması ile yaşam süresinin uzadığı, kalp ve damar hastalıklarına bağlı ölümlerin azaldığı ve kalıcı sakatlıkların önlendiği kesin olarak bilinmektedir. Kolesterol yüksekliğine ilaveten şişmanlık, yüksek tansiyon, şeker hastalığı, sigara gibi diğer kardiyovasküler risk faktörlerinin tedavisi de planlanmalıdır. Tedavi 2 aşamada gerçekleştirilir: 1.İlaç dışı tedavi 2.İlaç tedavisi. Her hasta için tedavi farklılıklar taşır. İlaç dışı tedaviler kesinlikle ihmal edilmemelidir. İlaç tedavisi kesinlikle doktor denetiminde olmalıdır. Tedavide hedef belirlenirken LDL kolesterol düzeyinin esas alınması tercih edilmektedir. Hedef LDL kolesterol düzeyi hastada kalp ve damar hastalığının olup olmadığına göre değişir. A.Kişide kalp ve damar hastalığı yoksa LDL kolesterol düzeyinin 130 mg/dl'nin altına düşürülmesi yeterlidir.

B. Kişide kalp ve damar hastalığı varsa hedef LDL kolesterol düzeyi 100 mg/dl'nin altı olmalıdır. Yani kişi kalp krizi  geçirmişse, koroner arter daralmasına bağlı göğüs ağrısı varsanız varsa, koroner damar ameliyatı geçirmişseniz, koroner arterler balon ile genişletilmişse, beyine, böbreğe, bacaklara giden damarlarda kolesterol birikimi varsa hedef LDL-kolesterol düzeyi 100 mg/dl'nin altıdır. İlaçsız tedaviler yaşam düzeninin değiştirilmesi olarak da isimlendirilir. Yüksek kolesterol tedavisinde en önemli konu ilaçsız tedavilerdir, kesinlikle ihmal edilmemelidir. İlaçsız tedavilerde yapılan ihmal kolesterol düşürmek amacı ile kullanılan ilaçların başarısını da azaltır. İlaçsız tedavilerin başında beslenme alışkanlığının değiştirilmesi gelir. Sigara kesinlikle bırakılmalıdır. Hastada yüksek tansiyon varsa, yüksek tansiyon tedavisinde geçerli olan ilaç dışı tedaviler ihmal edilmemelidir. Şeker hastalığı kontrol altına alınmalıdır.

Memorial Hastanesi Kardiyoloji Bölüm Başkanı


İNFANTİL KOLİK
Sağlıklı bir bebekte ilk 3 ay boyunca süren, belirli aralıklarla oluşan, sebebi belli olmayan ağlamalardır.

Yaşamın ilk veya ikinci haftasında başlayan ve altıncı haftada şiddetlenen kolik, genellikle akşam saatlerine
doğru birdenbire tiz bir çığlık şeklinde başlar. Suratta kızarma, dizlerini karnına çekme şeklinde kendini gösterir ve birkaç dakika içinde geçer. Bu ağlamalar ortalama günde 2,5 saattir.

Bebekler Niçin Ağlar?

  İletişim kurmak
  Ağrı
  Yalnızlık ve sıkıntı
  Yorgunluk
  Ağlama ihtiyacı
  Huysuzluk
  Gaz

İnfantil Koliğin Belirtileri Nelerdir?

Her sosyo-ekonomik düzeyde görülebilen kolik, tüm bebeklerin % 10-40'ında görülebilir. Yarısında belirtiler
3. ayın sonunda kaybolur. % 12'sinde 12 aya kadar sürebilir.

Bebek sakinken yüksek sesle ve susturulamaz bir şekilde aniden ağlamaya başlar. Daha sonra bu duruma bacaklarını karnına çekme, ellerini yumruk yapma, alnını kırıştırma ve yüzün mor kırmızı bir renk alması eşlik eder.

Uyaranlara karşı çok hassas olan kolik ağrısı yaşayan bebekler ciddi gaz sancısı çeker. Çoğunlukla uzun bir günün sonunda başlayan ağlamalar, bağırsak hareketleri düzelip gaz çıkartıncaya kadar sürer.
Kolik tanısı koyabilmek için; bebeğin büyüme ve gelişmesinin normal olması, fiziki muayenede bir sorunla karşılaşılmaması, tekrarlayan ağlama ataklarının olması ve bu atakların günde 3 saat veya daha uzun sürmesi, ağlamaların haftada 3 günden sık olması ve bebeğin bu şikayetlerinin yaklaşık 2 haftalıkken başlayıp 3. ve 4. ayda sona ermesi gerekmektedir.

İnfantil Kolik Nasıl Tedavi Edilmektedir?

Koliğin bilinen hiçbir tedavisi yoktur. Ancak bazı önlemler yararlı olabilmektedir. Bebeğin beslenmesi sırasında uygun emzirme tekniği önemlidir. Eğer bebek mama alıyorsa gaz yapmayan mamaların tercih edilmesi gerekir. Beslenme sırasında bebeğin burnunun tıkalı olmamasına dikkat edilmelidir. Beslenme sonrası çocuğun gazı çıkartılmalı ve çıktığından emin olunmalıdır. Ayrıca bebek aşırı beslenme ya da az beslenme yönünden de değerlendirilmelidir. Annede gaz yapan gıdalar bebekte de gaz yapabilir. Fakat her anne ve bebek için bu durum değişkendir.

Annenin; sigara içiyorsa bırakması, aşırı çay ve kahve tüketimini azaltması, diyetinden inek sütünü çıkartması gerekir. Ayrıca bebeğe 6 aydan önce katı gıdalar verilmemesine dikkat edilmelidir.

Davranışsal öneriler:

Bebeğin odasında sessiz ve az ışıklı ortam sağlanması, bebek ağladığında dik bir şekilde kucağa alınarak sakinleştirilmeye çalışılması ve uykuya dalmasına yardımcı olacak ritmik hareketler yapılması önemli ölçüde bebeği rahatlatmaktadır.
Saç kurutma makinesi ve elektrik süpürgesi sesi, araba yolculuğu, emzik, masaj, sıcak banyonun yanı sıra bitki çayları verilmesi de bebeğin rahatlamasını sağlayabilir.

Fakat bebeğin ağlama şekli alışılagelmişin dışındaysa ve beraberinde ateş, fışkırır tarzda kusma, ishal gibi ek problemler varsa mutlaka doktora danışılmalıdır.
 
Uz. Dr. Özlem Okutan
Memorial Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı


KULAK YOLU İLTİHAPLARI
Dış kulak yolu enfeksiyonlarında etken genellikle havuzdan, denizden ve kirli sulardan geçen "Psödomanas aeruginosa" ve benzeri bazı bakteriler, bazen de mantarlardır.

Hastalarda şiddetli kulak ağrısı, kulakta akıntı ve işitme azlığı, kaşıntı ve ileri durumlarda kulakta şişme ve kızarıklık izlenir. Hasta bazen kulak ağrısından yemek bile yiyemez duruma gelir. Böyle bir durumda kulağı sudan ve nemden korumak gerekeceğinden, yaz tatiline veda etmek zorunda kalınacağı acı bir gerçektir.

Dış kulak yolu enfeksiyonlarında ağızdan alınacak antibiyotik hiçbir işe yaramamaktadır. Tedavisinde mutlaka dış kulak yolu özel aspiratörlerle temizlenmeli, çeşitli ilaçlarla pansumanı yapılmalı, gerekirse dış kulak yoluna şişliğini giderecek bazı pamuk fitiller yerleştirilerek bu fitile ödemi azaltacak bazı ilaçlar tatbik edilmelidir. Burada en önemli nokta bu hastaların sıkı takibidir. Hastalığın şiddetine göre her gün veya iki günde bir bu işlemler tekrar edilmelidir. Hastalarımız; kulaklarını sudan korumalı, duş sırasında kulaklarını tıkaçlar veya vazelinli-pamukla kapatmalıdır. Enfeksiyon gerileyene dek kulak havuz ve deniz sularına maruz kalmamalıdır.

Dış kulak yolu mantarları, sıcak ve nemli ortamlarda sık görülür. En sık görülen mantar "Aspergillus niger"dir. Şiddetli kaşıntı, işitme azlığı ve ağrı ön plandadır. Muayenede, dış kulak yolunda beyaz renkli mantar hifleri veya siyah kremsi materyal izlenebilir. Tedavisinde kulağın su ve nemden korunması ve KBB uzmanınca yapılacak temizlik sonrası çeşitli ilaçlarla pansuman ve mantar ilaçlarının kullanılmasıdır. Mantar enfeksiyonunda da sık sık pansumanların tekrarı gerekir. Aksi takdirde uzun süreli ve kronik vakalara yol açılmış olur.

Dış kulak yolunun savunmasının azaldığı durumlarda dış kulak yolu enfeksiyonları çok sık izlenmektedir. Özellikle sıcak, nemli ortama ek olarak hastalarımız ellerinde kulak temizleme çubukları, kibrit, tığ gibi yabancı cisimlerle kulaklarını temizleyerek, karıştırarak ve kaşıyarak dış kulak yolu cildine zarar veriyorlarsa bu hastalığa davetiye çıkarıyorlar demektir. ***Önlem olarak öncelikle temizliğinden emin olduğunuz havuz ve denizlerde suya girmeniz, kulağınızı sadece dışardan havluyla kurulamanız, yabancı cisimleri kulağınıza sokmamanız bu son derece rahatsız edici hastalıkla tanışmamanız açısından çok önemlidir.*** Unutmayınız ki kulağınızı kaşıyarak kulak kaşıntısından kurtulamazsınız. Bu tür durumlarda bir uzmana başvurmak en kalıcı çözümdür.


MEME AĞRISI
Meme ağrısı, adet öncesi dönemde görülen ortalama 4-5 gün kadar süren ve tamamen normal sayılan gerginlik ağrısından ayırt edilmelidir.

Meme Ağrısı hastalık belirtisi midir?

Kadınların en büyük korkusu bu ağrının bir kanser işareti olmasıdır. Gerçekten de meme kanseri bazen ağrı ile kendini belli edebilir. Hatta bazen ağrı meme kanserinin tek bulgusu olabilir. Ancak doktor tarafından incelenmiş ve altta yatan nedenin kanser olmadığına karar verilmiş olanlarda meme ağrısının kanser riskini artırdığı söylenemez.

Meme ağrısının tipleri nelerdir?

- Adet düzeni ile ilişkili ağrılar: En sık görülen ağrı tipidir. Ağrıların %70'i bu tiptedir. Genellikle adet öncesi dönemde ortaya çıkan, hemen adet görmeden önce en yüksek seviyesine erişen ve adet kanaması ile birlikte kaybolan ağrılardır. Normal adet öncesi ağrılara göre daha şiddetlidir. Otuzlu yaşlarda daha sık görülür. Bazen menopoza yakın dönemde alevlenme gösterir. Sıklıkla menopoza yakın dönemde kendiliğinden kaybolur. Memenin daha ziyade üst ve dış taraflarında daha fazla hissedilirler. Bazen koltuk altına doğru yayıldığı da olur. Ağrı ile birlikte memelerde hassasiyet de artabilir.

- Adet düzeni ile ilişkisiz ağrılar: Kırklı yaşlarda daha sık görülür. Adet düzeni ile ilişkili olanlara göre daha kısa sürer ve hastaların yarısında kendiliğinden kaybolur. Genellikle tek taraflıdır. Memenin bir noktasında olabileceği gibi tamamına yayılan bir ağrı da olabilir. Bu tip ağrıların esas sebebi memede bulunan bir kist, fibroadenom, kanal genişlemesi, lipom yada fibrokistik değişiklikler olabilir.

- Aslında meme ile ilgisiz bir olaydan kaynaklanan ama ağrının memede hissedildiği olgular:
Burada ağrı göğüs duvarındaki kaslardan, kaburga eklemlerinden, kıkırdak dokulardan ve boyundaki sinir köklerinden kaynaklanabilir.

Meme ağrısının nedenleri nelerdir?

Memede bariz bir hastalık tespit edilmeyen ağrıların oluş mekanizmaları tam olarak bilinmemektedir. Ancak ağrının meme hücrelerinde bulunan ve reseptör denen bazı algılayıcıların aşırı hassaslaşması sonucu oluştuğu düşünülmektedir. Bu hassaslaşmayı yapan sebeplerden birisi "metilksantin" denen ve bazı ilaçların içinde ve çay- kahve- çikolata ve kolalı içeceklerde bulunan bir kimyasal maddedir. Ayrıca kahve vücutta ürettiği yüksek adrenalin seviyesi ile de bu reseptörlerin hassaslaşmasını arttırmaktadır. Bir de şarapta bulunan "tiramin" denen bir madde bu ağrıların sebebi olabilmektedir.Ağrılarda rolü olan bir diğer konu sigara kullanımı ve strestir. Her iki faktörün de meme hücrelerindeki aşırı hassaslaşmanın nedenlerinden olduğu bilinmektedir. Doymuş ve doymamış yağlar arasındaki denge, doymuş olanlar lehine kaydığında meme hücre zarları normal çalışmasını yitirmekte ve aşırı hassas hale gelmektedir.

Meme ağrısı nasıl teşhis edilir ve tedavisi nasıl yapılır?

Normal olan ve adet öncesi hafif gerginlik şeklinde olan meme ağrıları haricinde ağrısı olan hastalar mutlaka doktor kontrolünden geçmelidir. Ağrıya sebep olan bir faktör varsa o ortadan kaldırılmalıdır.

Ağrısı olan ve olmayan her kadın kendi kendini muayene etmeyi alışkanlık haline getirmelidir. Bazen ağrının nedeni uygun olmayan çamaşır kullanımı olabilir. Ağrısı olan kadın kendi meme ölçülerine uygun, çok sıkı olmayan sutyen kullanması gerektiğini akılda tutmalıdır.
Meme ağrısı olan hastalar diyetlerine dikkat etmeli, çay, kahve, çikolata, kolalı içeceklerle, şarap gibi  gıdaları çok daha az tüketmeli, sigara kullanmamalı, stresten olabildiğince uzak durmalı ve bitkisel yağları tercih etmelidirler.

Doç. Dr. Gürsel R. Soybir- Genel Cerrahi - Tiroid ve Meme Cerrahisi


METABOLİK SENDROM
Metabolik sendrom, birden fazla kalp damar hastalığı risk faktörünün kümelendiği hastalıklar grubudur.

Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde yaşam şekli değişiklikleri nedeni ile bir salgın haline gelerek, ateroskleroza bağlı kalp damar hastalıkların sıklığında artışa yol açmaktadır.

Kilo fazlalığı ve bel çevresi kalınlığı fazla olduğu kişilerde görülen metabolik sendrom kalp hastalığı, yüksek tansiyon ve şeker hastalığı gibi hastalıkların habercisidir. Bu hastalık tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de yaygınlaşmaktadır. Metabolik sendromlu hastalarda, kan damarlarındaki sertleşmeler ve tıkanmalar inme ve kalp krizi riskini yükseltmektedir. Metabolik sendromlu kişilerde kalp damar hastalıkları çok sık görülür ve ölüm riski artar. Kan şeker düzeyi diyabet sınırında değilse bile ileride bu hastalığın gelişme riski çok fazladır. Gerekli toplum sağlığı önlemleri ivedilik ile alınmadığı takdirde, metabolik sendrom önümüzdeki yıllarda,  ölüm nedenleri içinde birinci sıraya oturacak bir tehlike sinyali olarak tanımlanıyor.

Sendroma en yatkın kişiler, masa başında oturan, beslenmesi düzensiz, yoğun stres altında çalışanlardır. Hareketsiz yaşam tarzı, "ayaküstü atıştırma" yani "fast-food" alışkanlığı, sigara kullanımı ve özellikle stres, sendromun giderek daha erken yaşlarda ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Bu yüzden sendroma "Yeni Dünya Sendromu" adı da önerilmektedir.

 Metabolik sendromun temelinde insülin direnci yatar. İnsülin direnci ise vücudun insülin salgılamasına rağmen, insülinin hücre içine girip glukozu taşıyamaması durumudur. İnsülün etkisinin yetersiz olduğu bu durumlarda kanda ve organlarda yağ miktarı artar. İnsülin direncini arttıran temel faktörler; hareketsiz yaşam biçimi ve yüksek kalori alımı sonucu oluşan aşırı kilodur. Özellikle de karın bölgesinde yağlanma artışı, psikososyal stres ve kadınlarda menopoz sonrası hormonal değişikliklerdir.

 Genetik ve çevresel faktörlerin birlikte rol oynadığı metabolik sendrom ve ilişkili sorunlardan; obezite, hipertansiyon, şeker hastalığı, yağ metabolizması bozukluğu, polikistik over sendromu, ürik asit yüksekliği (hiperürisemi), uyku apne sendromu sorumludur. Yakın gelecekte hem kanseri hem de kalp damar hastalıklarını önlemede metabolik sendromla mücadele giderek öne çıkacaktır.
 
Nasıl oluşur?
Genetik eğilimi olan kişiler metabolik sendrom gelişimine daha fazla yatkındır. Eğer kişinin ailesinde kilo fazlalığı, tansiyon yüksekliği, kan yağlarında dengesizlik gibi sorunlar var ve buna çevresel faktörler de eklenmişse metabolik sendrom'un gelişmesi kaçınılmazdır

Modern şehir hayatının getirdiği hareketsiz yaşam ve yüksek kalorili beslenme, sendromun ortaya çıkmasını etkileyen en önemli faktördür. Metabolik sendrom basit olarak; insanın yaşı ilerledikçe kalp-damar hastalığı veya şeker hastalığına yakalanma olasılığını arttıran bir durumdur. 20. yüzyıl başında adından bile söz edilmeyen bu sendrom günümüzde bir çığ gibi büyüyüp salgın bir hal almıştır.
   
 Metabolik sendrom, temelinde insülin direncinin bulunduğu, şişmanlık, tansiyon yüksekliği, trigliserid (bir tür kan yağı) yüksekliği, HDL-kolesterol (iyi kolesterol) düşüklüğü ve açlık kan şekerinin normal değerlerden yüksek olmasıyla karakterize bir durumdur. İlk olarak erişkinlerde tanımlanmış ve metabolik sendrom olanlarda hem erişkin tip şeker hastalığının hem de kalp/damar hastalıklarının sık olduğu gösterilmiştir.
 
Nelere yol açıyor?
Metabolik sendromların komplikasyonlarını kısaca özetleyecek olursak:
İnsülin direnci
Şeker hastalığı
Hipertansiyon
Kanserde artış
Böbrek hastalığında artış
Kan yağlarında bozukluk (dislipidemi)
Şişmanlık (obezite)
Koroner damar hastalığı
Alkole bağlı olmayan yağlı karaciğer yağlanması
Polikistik over sendromu
Damar endoteli bozukluğu
Kan pıhtılaşma eğilimi artışı (hiperkoagülabilite)

Nasıl tedavi edilir?
a. Kilo verilmesi:
b. Fiziksel aktivite:
c. İnsülin direncinin azaltılması:
d. Şişmanlığın tedavisi:

 
Prof. Dr. Yavuz Baykal
Memorial Hastanesi İç Hastalıkları Bölüm Koordinatörü
Logged

Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
Sizler İçin Yaptığımız Tüm Paylaşımlara Bir TEŞEKKÜRÜ Çok Görmeyin. 
Teşekkür Etmek İçin Açılan Konunun En sonunda "Teşekkür Et" Yazısına Tıklamanız Yeterli Olacaktır.
Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap       Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
!!! DuzceForum Kuralları !!!
Escapee81
Özel Üye ++
*****

Edilen Teşekkür
Sayısı: 244
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 4299

Yetki:

Nerden:


Kuyruguna basil(MA)dikca tirmala(MA)yan kedigil...


E-Posta
Durumum:


« Yanıtla #7 : Ocak 12, 2009, 05:26:45 ÖS »

MİTRAL KAPAK HASTALIKLARI
Mitral kapak, kalbin sol kulakçığı ile sol karıncığı arasında yer alır ve kanın geriye kaçmasını engeller.

Mitral kapağın 4 komponenti vardır. Mitral kapağa ait bu komponenetlerden birinde herhangi bir nedenle meydana gelen hasar, kapakta darlık ya da yetmezliğe neden olabilir. Mitral kapakta darlık ya da yetmezlik sonucu istirahat halinde ya da iş yapmakla ortaya çıkan çarpıntı, nefes darlığı, yorgunluk ve kanlı balgam şikayetlerinin belirmesine, mitral kapak hastalığı denir. Mitral kapak hastalıkları  ülkemizde en sık romatizmal kalp hastalığına bağlıdır ve mitral darlığı şeklindedir. Batı ülkelerinde ise genellikle yaşlılarda görülen mitral kapak yetmezliği şeklindedir. Mitral kapak hastalıkları;

Ateşli romatizmal hastalık: Bizim ülkemizde olduğu gibi özellikle gelişmekte olan ülkelerde mitral kapak hastalığının en sık nedenidir. Beta mikrobu olarak bilinen bakteri sıklıkla boğaz enfeksiyonuna neden olur ve yaklaşık 3 hafta sonra eklemlerde şişlik ve kızarıklık ortaya çıkar. Eğer mikroba bağlı gelişen vücuttaki savunma sistemi kalp kapağını da tutarsa kapakta hasarlanma meydana gelir. Mitral kapakta meydana gelen hasar yaprakçıklarda yapışıklıklara neden olur ve genelde darlık şeklinde ortaya çıkmaktadır.

Mitral kapağın sol kulakçığa sarkması: Gelişmiş batı ülkelerinde en sık görülen nedendir. Ailesel geçişli olup, kadınlarda sık olarak görülür. Mitral kapak yaprakçıklarına tutunan ipliksi dokularda uzamadan dolayı yaprakçıkların sol kulakçığa sarkması sonucu oluşur. Mitral kapakta yetmezliğe bağlı hastalık oluşturur, darlık görülmez.

Geçirilmiş kalp iltihabı: Geçirilmiş kalp iltihabı diğer kapaklarda hasara neden olabileceği gibi mitral kapakta da hasara neden olabilir. Ölüm oranı yüksektir ve sıklıkla direnci düşmüş, yaşlı, şeker hastaları ve uyuşturucu bağımlılarında görülür.

Doğumsal nedenler: Doğumsal olarak mitral kapaktaki komponentlerdeki anormalliklere bağlı darlık ya da yetmezlik şeklinde meydana gelebilir. En az görülen nedenlerdendir.

Geçirilmiş kalp krizi: Mitral kapağın beslenmesi kalp damarları tarafından olmaktadır. Özellikle sol karıncığı besleyen kalp damarlarında tıkanma sonucu, mitral kapağın sol karıncığa tutunmasını sağlayan kas dokunun ölümü meydana gelebilir. Bu kas dokusunun ölmesi sonucu mitral kapak yaprakçıkları açılıp kapanamaz ve yetmezlik meydana gelir.

Mitral kapak hastalıklarının belirtileri nelerdir?

Mitral kapak hastalığında hastaların şikayeti olabilir. Belirtiler genelde iş yaparken ortaya çıkabildiği gibi, istirahat halinde de görülebilir. İstirahat halindeki şikayetler hastalığın ilerlediğinin göstergesidir. Bu tip hastalarda kalbin kas yapısında bozulma olabileceğinden, ameliyattan fayda görüp görmeyeceği yapılan tetkiklerle detaylı değerlendirilmelidir. Hastalar genelde iş yaparken göğüs ağrısı, nefes darlığı, çabuk yorulma, çarpıntı ve kanlı balgam şikayetlerinden yakınırlar. Mitral yetmezliğinde sol kulakçığın fazla genişlemesine bağlı ritim bozukluğu sıklıkla görülür. Bu tür ritim bozukluğunda hastaların kalbi, sanki güvercin kanadı çırpıyormuş hissi verircesine çarpar. Oldukça sıkıntıya sokar ve beraberinde akciğerlerde sıvı birikimine bağlı nefes darlığına neden olur. Mitral darlığında ise sol kulakçıktaki kanın akışkanlığının yavaşlamasından dolayı pıhtı oluşabilir. Bu pıhtının yerinden oynaması sonucu vücuttaki kol, bacak ya da beyin damarlarını tıkayabilir ve hayatı tehdit eden çok ciddi tablolara yol açabilir.

Mitral kapak hastalıklarının tedavisi nasıl yapılmaktadır?: İlaç tedavisi genelde hastalığın cerrahi tedavi sınırına ulaşmadığı, 6 ay süre ile düzenli olarak yapılan takipleri boyunca uygulanır. Romatizmal nedenli mitral kapak hastalığında, hastalar boğan enfeksiyonundan korunmalıdır. Kalp kapağında özellikle romatizmal hastalık nedenli hasarı olan hastalar, ufak cerrahi girişimlerden önce mutlaka doktoruna danışmalı ve uygun antibiyotik tedavisi planlanmalıdır. Sol kulakçığın genişlemesinden dolayı ortaya çıkan ritim bozuklukları uygun aritmi önleyici ilaçlarla tedavi edilir.

Cerrahi tedavi

Mitral kapak hastalığında tedavi darlık ya da yetmezliğe göre değişebilmektedir. Mitral kapak hastalığında cerrahi tedavi, kapağın onarımı ya da değiştirilmesi şeklindedir. Onarım cerrahisi kapağın şekli çok bozulmamış uygun olan vakalarda ve sıklıkla da çocuk sahibi olmamış genç anne adaylarında tercih edilir. Çıkarılan mitral kapağın yerine ise metal kapak veya başka canlıdan (insan, domuz, sığır ) alınan işlem görmüş doku kapakları takılır.
Doç. Dr. Harun Arbatlı
Memorial Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Bölümü


MS HASTALIĞI
Multipl Skleroz (MS) santral sinir sisteminin yani beynin ve omuriliğin inflamatuar (yangısal) bir hastalığıdır.

Özellikle santral sinir sistemindeki beyaz madde yapıları hastalanır. Beyaz madde, santral sinir sisteminin kendi içerisinde ve bu bölüm ile vücudun diğer bölümleri arasında iletişimi sağlayan sinir liflerinden oluşur.

MS'li hastalarda santral sinir sistemindeki bu beyaz maddede plak veya lezyon diye adlandırılan hasarlı alanlar görülür. Bu hasarlı alanlarda siniri çevreleyen myelin denilen bir maddede kayıp gözlenir. MS'de olabilecek olaylar önceden tahmin edilemez ve oldukça değişkenlik gösterir. Bu nedenle MS'i tanımlayabilmek çok zor bir durumdur. Sinir sisteminde etkilenen yere ve etkilenme derecesine göre, hastalığın tipi ve şiddeti hastadan hastaya değişebilir.

Tıpatıp aynı şekilde gelişen ve aynı bulgularla seyreden iki MS'li hasta bulabilmek mümkün değildir. Hastalığın bireyin kendisinde ve hastalar arasında farklı seyretmesi, hastalığın zamanlamasını, beyinde tuttuğu yeri ve bulguların şiddetini farklı kılmaktadır.

Genel olarak MS'li olgularda, beynin veya omuriliğin kontrol ettiği her hangi bir fonksiyonun tam veya yarı tam kaybı gözlenir.

MS'in nedeni olarak birkaç teori vardır, fakat bunlarla hastalık oldukça zayıf bir şekilde anlaşılabilmektedir. Hastalık hakkındaki her yeni bilgi, daha fazla soruyu beraberinde getirmektedir. Araştırmalar hızlı bir şekilde sürmektedir. MS'in nedeni, kompleks bir konudur. Geçerli olan teoriler, şöyle özetlenebilir:

1. Otoimmunite: MS'in otoimmün bir hastalık olduğu, bilim ve tıp dünyasında önde gelen teorilerdendir. Oto kendisi için demektir ve otoimmünite kendine karşı bağışık anlamındadır. MS'e uyarlandığında, vücudun doğal defans güçlerinin kendisine ait myeline karşı davranması, saldırmasıdır. Myelinin hasarlanmasında immün sistemin rol oynadığını gösteren pek çok kanıt gösterilmiştir.

2. Patojenler: MS'in nasıl olduğu hakkında diğer bir bilimsel teori patojen ile oluşmasıdır. Patojen, virus, bakteri, fungus gibi küçük mikroplar için kullanılan genel bir kelimedir. Bazı istatistikler viruslarla ilgili önemli sonuçlar getirmektedir.

3. Genetik: Aile çalışmaları, MS'lilerin 1. derece akrabalarının, normal kişilerden 20-40 kez daha fazla risk altında olduğunu göstermiştir. Yine de bu ilişki, diğer genetik hastalıklara göre zayıftır. İkizlerin biri MS ise diğerinin MS olma olasılığı %30'dur.
4. Kan ve beyin arasındaki bariyerin hasarı
5. Anne karnında oluşan biokimyasal olaylar
6. Diyet ve vitamin yetmezlikleri
7. Alerjik reaksiyonlar

Bulguları:
MS'li hastalar, tam veya yarı tam olarak aşağıdaki problemlerin her hangi birini ataklar ve düzelmeler veya yavaş kötüleşen bir seyir izleyerek yaşayabilirler:
Uyuşukluk, karıncalanma, iğnelenme,
Güç kaybı, spazm, kas sertliği, kramp, ağrı. Güç kaybı vücudun bir tarafındaki kol ve bacakta veya her iki bacakta birden olabilir.
Görme kaybı, çift görme,
İdrar kaçırma ve idrar aciliyeti,
Kabızlık,
Konuşma bozukluğu,
Cinsel fonksiyon bozuklukları,
Denge kaybı, bulantı,
Yorgunluk,
Depresyon,
Kısa süreli hafıza problemleri,
Yutma zorluğu…

Tanı ve tedavi:

MS için özel bir test yoktur. MS tanısı koymak, bir yerde diğer olasılıkları elimine etmek
anlamındadır.

MRI: MRI filmleri beyin ve omurilik hakkında detaylı bilgi verir. MS lezyonları bu filmlerde soluk alanlar olarak görülürler.
Beyin omurilik sıvısının incelenmesi: Bu sıvıda, bağışıklık sisteminin aktivitesini gösteren oligoklonal bandlar, myelin proteini saptanabilir.
Uyarılmış yanıtlar: Bu testler, sinirlerin ileti hızlarını ölçme teknikleridir. Myelin kılıfı hasarlanmış sinirler, iletileri daha yavaş iletirler. 3 ana tipi vardır:
Görsel uyarılmış yanıtlar: Görme ile ilgili sinirleri inceler.
 İşitsel uyarılmış yanıtlar: İşitme ile ilgili sinirleri inceler.
Somatosensoriyel uyarılmış yanıtlar: Kol ve bacaklardaki duyusal sinirleri inceler.

Bu gün için MS'in tedavisi yoktur. Fakat hastalığın seyrini yavaşlatmak ve etkilerini azaltmak için yapılan tedaviler vardır.
     
Kaynak:   Uz. Dr. Abdullah Özkardeş Memorial Hastanesi Nöroloji Bölümü


NOROVİRUS
Aynı zamanda bir hastalığa adını veren bu virüs insanlarda, sindirim sistemini (mide ve bağırsaklar) tutan, bulantı, kusma, ishal ateş ve baş ağrısı şikayetlerine yol açan bir enfeksiyon hastalığına sebep olmaktadır.

Aynı zamanda bir hastalığa adını veren bu virüs insanlarda, sindirim sistemini (mide ve bağırsaklar) tutan, bulantı, kusma, ishal ateş ve baş ağrısı şikayetlerine yol açan bir enfeksiyon hastalığına sebep olmaktadır.

Belirtileri nelerdir? Norovirüs'ü alan kişilerde 24-48 saat sonra; şiddetli bulantı, kusma, ishal, kimi zaman baş ağrısı ve ateş gibi belirtiler meydana gelmektedir. Hastalık 2-3 gün içerisinde kendiliğinden geçmekle birlikte özellikle küçük çocuklarda, yaşlılarda, düşkünlerde ve vücut direncinin düşük olduğu; kalp hastalığı, akciğer hastalığı, şeker hastalığı, kronik böbrek hastalığı gibi hastalıkları bulunanlarda şiddetli seyredebilmektedir. Hastalık sağlıklı bireylerde özel bir tedavi gerektirmemekle birlikte, kaybedilen sıvı ve tuzun ağız yoluyla alınmasıyla iyileşme, kendiliğinden olmaktadır. Ancak hastalığı ağır seyredenlerde hastanede yatarak destek tedavisi uygulanması gerekli olabilmektedir.

Nasıl bulaşır?

Hastalık, sağlıklı insanlara, etkenin ağız yoluyla alınması sonucunda, bulaşmaktadır. Daha çok gıda hazırlayıcıları ve sunucularından (restoran, cafe, tabldot yemekhaneleri, oteller, hastaneler vb. mutfak ve yemekhanelerinde çalışanlar)  yayılmakta ve bu yerlerde kontamine yiyecek ve içecekleri yiyen içen insanlara bulaşma olmaktadır. Bundan başka, hasta olan insanlardan, onların çıkardıkları ile temas eden hastalara da bulaşma olabilmektedir.

Virusten korunma yöntemleri nelerdir? Deniz ürünlerinin yenmesi ile de salgınlar meydana geldiği bilinmektedir. Etken virüs soğukta canlılığını koruduğundan, dondurulmuş besinlerden kaynaklanan salgınlar da bilinmektedir. Bir gıda maddesine Norovirüs karıştığı olduğu biliniyorsa bunun tüketilmemesi ve imha edilmesi önem taşır. Ayrıca lağım suları ile kirlenme ihtimali olan çiğ sebze ve salata malzemelerinin çok iyi yıkanması ve bunlardan arta kalan çöplerin ortada bırakılmayıp, hemen çöpe atılması gerekmektedir.

Çok az miktarda virüs alınması, hastalık oluşumu için yeterli olduğu için hastalık, hızla yayılma ve salgın oluşturma eğilimi göstermektedir. Özellikle gıda hazırlayan ve sunanların tuvaletten çıktıklarında mutlaka ellerini yıkamaları, sık sık banyo yapmaları, kısacası kişisel hijyen kurallarına riayet etmeleri büyük önem taşımaktadır. Hastaların kullandığı çamaşır, masa örtüsü ve benzeri tekstil ürünlerinin ise yüksek sıcaklıkta yıkanması gerekmektedir. Bundan başka hasta olanların uygun süre (norovirüs enfeksiyonu tanısı konulan gıda hazırlayıcı ve sunucularında iki hafta) işlerine ara vermeleri, diğer bireylerin ise hastalık süresince evde istirahat etmeleri uygun olmaktadır.

Bir kişi bu hastalığa birden çok kez yakalanabilir, çünkü virüsün farklı serolojik tipleri (farklı antijen yapısına sahip tipler) bulunmakta ve bunlardan birisi ile hastalanan kişilerde, o tipe karşı oluşan antikorlar, diğer tiplere karşı koruyuculuk sağlamamaktadır. Etken virüsün bu özelliği nedeniyle bir koruyucu aşısı da geliştirilememiştir.

Kaynak:  Doç. Dr. Kenan Keskin
Memorial Hastanesi Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı


ORGAN NAKLİ BİLİNMEYENLERİ
Organ Nakli ile ilgili tüm merak edilenleri Memorial Hastanesi Organ Nakli, Genel Cerrahi ve Çocuk Cerrahisi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Münci Kalayoğlu ve Genel Cerrahi Bölümü Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Koray Acarlı ile Organ Nakli ekibi uzmanları yanıtladı.

10 Soruyla Organ Nakli Hakkında Merak Edilenleri Öğrenin

Bağışladığım organlar para ile başkasına satılabilir mi?

Hayır! Satılamaz. Bir insan öldükten sonra organları bağışlandığında, Organ Nakli koordinasyon sistemi devreye girer. Bu sistem gereğince bağışlanan organlar Sağlık Bakanlığı'nın Bölge Koordinasyon Merkezine (BKM) ve oradan da Ulusal Koordinasyon Merkezine (UKM) bildirilirler. Organların merkezlere dağıtımı bu bildirimler sonucunda belirlenir. 

Organ nakli iyi bir tedavi yöntemi midir?

Organ nakli, kronik organ yetmezliği olan hastalara yapılır. Organ bulunamadığında bu hastalar için tek sonuç; Ölümdür.. Böbrek hastalarının diyaliz makinesi sayesinde yaşamaları mümkünse de bu yaşam, makinaya bağlı olduğundan çok zordur. Bu durumdaki hastalarda yaşam süresi belirgin ölçüde kısalır. Organ nakli yapıldığında ise hastalar içimizden herhangi birisi kadar sağlıklı bir konuma gelirler.

Organ nakli ameliyatında cenazenin bütünlüğü bozulur mu ?

Kadavradan organ çıkarma işlemi herhangi bir canlı ameliyatı kadar büyük bir özenle yapılır. Organlar çıkarıldıktan sonra mümkün olduğunca estetik dikişlerle dikilerek, bedenin hiçbir şekilde zarar görmemesine büyük özen gösterilir. O bedenler organların kıymetini çok iyi bilen hekimler için kutsaldır ve çok büyük bir saygıyı hak etmektedirler.

Organ bağışı için yaş sınırı nedir?

Organ bağışı için yaş sınırı yoktur. Kullanılacak organa göre organın yaşı belli bir risk oluştursa da yarını göremeyecek alıcılar için her yaşta ve koşuldaki organları kullanabilmek mümkün olabilir.

Hayattayken organlarını bağışlayan bir kişi daha sonra bundan vazgeçebilir mi?

Tabii ki EVET. Yakınlarınıza söylemeniz yeterli. Çünkü günü geldiğinde bağışınızı değerlendirecek olanlar yakınlarınızdır. Bugün ülkemizdeki uygulamaya göre bağış kartınız olsa bile yakınlarınız izin vermedikçe organlarınız alınamaz.

 "Ben sadece böbreklerimi bağışlamak istiyorum." diyebilir miyim?

Çok kolay… Organ bağış karıtınızda bunu belirtecek seçenekler bulunmaktadır. Ayrıca yakınlarınıza bunu söylemeniz de yeterli olacaktır.
 Sağlık sorunum olduğunda üzerimde organ nakli kartı bulunursa bir sorun çıkar diye tedirgin oluyorum. Bu endişemde haklı mıyım?
Tababet ilkelerine göre hiç kimsenin hayatı hiç kimse için feda edilemez. Bir kişinin hayatı bütün insanlık uğruna bile feda edilemez. O nedenle hiç bir endişeye gerek yok. "Suistimal olabilir mi?" diye düşünenler için ise; organ nakli kalabalık bir ekibin işidir. Kaldı ki organların alınabilmesi için kişinin hayattayken bağış yaptığı halde yine de ailenin izninin alınması gerektiği unutulmamalıdır.

Organ bağışı bilgileri organ mafyasının eline geçebilir mi?

Organ bağışı sırasında alınan bilgiler hiç bir zaman bir nakil için yeterli bilgiler değildir. Kişinin sağlık durumunu değil, niyetini belirten bir iki kimlik bilgisi dışında bir özellik taşımazlar.

Ülkemizin organ nakillerindeki başarı oranı nedir?

Ülkemizde organ nakilleri dünya standardında yapılmakta ve hatta dünya standardının üzerine sonuçlanmaktadır. Karaciğer ve böbrek gibi önemli organların nakillerinde başarı oranları % 90'nın üzerindedir.

Organ nakli sistemi nasıl kontrol edilir?

Sistem otokontrolden kurtulamayacak kadar komplekstir ve kalabalık bir ekip gerektirir. Olası bir satış durumunun üstünü örtemeyecek kadar çok kişi sistemin içinde bulunmaktadır. O nedenle özellikle kadavra organ bağışlarında bir suistimal olması düşünülemez ve nitekim adli kayıtlara geçmiş hiç bir olay da yoktur. Canlı vericili nakillerdeki suistimaller de gizlenemez. Kaldı ki organ nakli ekibinin yanısıra hastanelerin etik kurulları da gereken durumlarda devreye girmektedir. Yani bir organ nakli için yaklaşık 15 kişi bilgi sahibi olmaktadır.


ORTHOREXIA
Orthorexia, son yıllarda çok tartışılan ve kısaca sağlıklı yemek yeme takıntısı şeklinde tanımlanan bir yeme bozukluğudur. Burada amaç kilo kaybı değil, sadece sağlıklı yemek yemeye çalışmaktır.

Nervosa. ''Ortho'' Yunanca'da 'doğru' ve 'normal' anlamına geliyor. Sürekli diyet yapıyorsanız, kilo almak korkusuyla çok sevdiğiniz yiyeceklerin tadına bile bakmıyorsanız,her gün tartılmak sizin için vazgeçilmez bir hal aldıysa; bu durum, sağlıklı beslenme takıntınız olduğu anlamına geliyor olabilir. Saplantı haline gelen sağlıklı gıda bağımlılığı yani sağlıklı beslenme takıntısı aşırı kilo kayıpları ile sağlığınızı kaybetmeye kadar varabilir.

Amerikan Diyetisyenler Derneği'nin son yayınlarında bu sorunun10 yıl içinde yaygınlaşacağı söylenmektedir.

İngiltere'deki Beslenme Bozuklukları Derneği (EDA) ortorexianın gelecek yıllarda insanlığı tehdit edeceğini öngödüklerini açıkladı. Çünkü saplantı halinde sağlıklı gıdalara bağımlılık geliştiren kişilerin sürekli diyet yapan bir insandan farkı yoktur. Bu kişiler yediklerinin içinde zararlı bir madde bulma korkusundan çok seçici davranırlar. İlerlemiş vakalar tıpkı anoreksiya nervoza hastaları gibi hızla kilo kaybederler. Zararlı maddeye karşı duyulan derin korku yüzünden öyle çok yiyecekten vazgeçerler ki sonunda bir iki tür yiyeceğe kalırlar. Bu da oldukça sağlıksız bir durumdur.

BELİRTİLERİ:

" Sürekli bir sonraki öğünü düzenlemek
" Günler öncesinden menü planlamak
" Sürekli market dolaşmak, doğal ürünleri araştırmak
" Dışarıda yemek yememek
" Sürekli diyet yapmak ve zararlı olduğu düşünülen bir şey yendiğinde suçluluk hissetmek
" Yemeğin lezzetinden çok sağlıklı olduğunu düşünmek
" Sağlıksız beslenenleri eleştirmek
" Korkular yüzünden birçok yiyecekten vazgeçmek
" Gıda katkı maddesi içeren tüm yiyeceklerden uzak durmak
" Sürekli yemek hazırlamak
" İleriki dönemlerde kilo kayıpları
" İnternetten, gazete v.b. kaynaklardan sürekli sağlıklı belenme bilgilerini takip etmek
" Sürekli tartılmak

NELER YAPILABİLİR?

Orthorexia Nervosa'ya sahip olan kişiler belli bir süreden sonra tek tip beslenme şekline dönebilmektedirler. Bu da hem kilo kaybına neden olmakta hem de dengesiz ve sağlıksız beslenmeye neden olmaktadır.

Öncelikle psikolojik destekle birlikte sağlıklı besin seçimlerinin nasıl olabileceği, neler olabileceği hakkında beslenme uzmanlarından yardım alınmalıdır.

" Sevilen yiyeceklerin belirli dozlarda tüketildiğinde bir zararının bulunmayacağı hakkında bilgi verilmelidir.
" Dışarıda sağlıklı menülerin nasıl oluşturulacağı öğretilebilir.
" Sağlıklı beslenmenin sürekli diyet yapmak anlamına gelmediği vurgulanmalıdır.
" Sağlıklı fakat lezzetli besinler seçmeye özen gösterilmelidir
"  Besinlerin kalori değerlerini değil içerisinde ki besin öğelerini öğrenmek ve sağlığa yararlarını bilmek gerekir.

Dyt. Oya Yüksek
Suadiye Memorial Tıp Merkezi Beslenme ve Diyet Bölümü'nden
Logged

Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
Sizler İçin Yaptığımız Tüm Paylaşımlara Bir TEŞEKKÜRÜ Çok Görmeyin. 
Teşekkür Etmek İçin Açılan Konunun En sonunda "Teşekkür Et" Yazısına Tıklamanız Yeterli Olacaktır.
Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap       Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
!!! DuzceForum Kuralları !!!
Escapee81
Özel Üye ++
*****

Edilen Teşekkür
Sayısı: 244
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 4299

Yetki:

Nerden:


Kuyruguna basil(MA)dikca tirmala(MA)yan kedigil...


E-Posta
Durumum:


« Yanıtla #8 : Ocak 12, 2009, 05:31:14 ÖS »

OSTEOPOROZ
Osteoporoz, kemiklerin dayanıksız hale gelmesine yol açan kemik kütlesi azalması olup, kemiklerin basit bir düşme sonucu bile kırılabilmesine neden olan bir hastalıktır.

Özellikle kadınlarda ve menopozdan sonra daha sık görülür. Bunun nedeni menopozdan sonra kadınlık hormonunun azalmasıdır.

Osteoporozun belirtileri nelerdir?

Osteoporoz başlangıçta hiçbir belirti vermeyebilir. Ancak hastalık ilerlediği zaman kemik kırıkları ortaya çıkar. En sık kırılan kemikler omurga, kalça, el ve ayak bileği kemikleridir. Omurga kırıkları sırt ve bel ağrılarına, boyda kısalmaya, hatta kamburlaşmaya neden olur. Ancak omurga kırıkları, her zaman ağrıya neden olmayabilir. Bu nedenle omurga kırığı olup hiçbir şeyden habersiz yaşamını sürdüren hastalar da bulunabilir. 

Tanı:

Osteoporoz, öncelikle düzgün bir öyküleme ve fizik muayene ile tanınır. Bu öykülemede osteoporoz, sizdeki bazı ilişkili tıbbi durumlar ile sizde ve diğer akrabalarınızda kırık öykülerinin bulunup bulunmadığına ilişkin sorular bulunur. Hekim öykünüzü değerlendirip olası kırıklar ve bulguları saptamak için bir dizi fiziksel muayene işlemi ve testten sonra varsa kırık tespiti için röntgen filmleri ve kemik mineral yoğunluğunuzu saptamak için "Kemik Dansitometrisi" denilen ölçümü yaptırmanızı isteyecektir. Kemik dansitometrisi, röntgen çektirmek gibi, ağrısız bir işlemdir. Dansitometri işlemi sırasında röntgen ışınları veya ses dalgaları kullanılarak ölçüm yapılan bölgedeki kemiklerinizin mineral yoğunluğu saptanır. Saptanan değer, sağlıklı genç erişkinlerin değerleri ile kıyaslanarak T skoru denilen bir değer elde edilir ve ölçüm yapılan kemiklerin sağlıklı kemik ölçümüne nazaran ne durumda olduğu saptanır.

Kemik dansitometrisi testi ancak kişinin taşıdığı risk faktörleri gözönüne alınarak ve ölçüm sonuçları tedavi kararı vermede yardımcı olacaksa yapılmalıdır. Hali hazırda menopoz için hormon replasman tedavisi alıyorsanız kemik dansitometrisi yapılması gereksiz olabilir. Ancak tedavi kararı verilmeden önce yapılacak bir kemik dansitometrisi, tedavi kararında kişisel risk durumunuzu belirleyerek yardımcı bilgiler sağlayabilir. Ek olarak tedavi altında olduğunuz yıllarda 18 - 24 ay aralarla yapılacak kemik dansitometri ölçümleri tedaviye cevabınızı izlemek adına yararlı olacaktır.

Osteoporoz nasıl tedavi edilir?

Osteoporoz önlenmesi ve tedavisinde kullanılan bir grup ilaç mevcuttur. Ne var ki bu ilaçlar bir dereceye kadar kemiğin kendisini yenilemesine yardımcı olmalarına karşın osteoporozu "tedavi" etmezler. Bu nedenle ilaç tedavisini altındaki hastalarda kemik sağlığı için diğer önlemlere uymak zorundadır. Tedavide kullanılan ilaçlar kalsiyum, D vitamini, bisfosfonatlar, hormon tedavileri ve kalsitoninler gibi değişik ilaç gruplarını içermektedir. Bu ilaçlar hekim tarafından hastanın durumuna uygun biçimde seçilerek kullanılırlar.

Prof. Dr. Yavuz Baykal
Memorial Hastanesi Dahiliye Bölüm Koordinatörü


ÖPÜCÜK HASTALIĞI
Öpücük hastalığı yani infeksiyöz mononükleoz (İM), daha çok çocuk ve genç erişkinlerde rastlanan; boğaz ağrısı ve lenf bezlerinde büyüme ile kendini gösteren bir hastalıktır. Ebstein Barr virüsü (EBV) tarafından oluşturulan enfeksiyon, tükürük ve boğaz salgısıyla çıkarılır, yakın temasla (öpücük), kan yolu ile veya enfeksiyonlu eşyalarla kişiden kişiye geçer. Yakın temasla sık bulaştığı için "öpüşme hastalığı" olarak da adlandırılır.

İM, kötü hijyene sahip ve kalabalık bölgelerde yaşayanlarda, daha çok buluğ çağında ve küçük çocuklarda görülür. Gelişmiş ülkelerde ise 15-19 yaşlar arasında daha sıktır. Hastalık, okul ve askeri birliklerde daha yaygın olup; ayrıca aile içi geçiş de sıktır. Bazı toplumlarda, annenin ağzında öğüttüğü gıdaları daha sonra bebeğine verdiği ailelerde daha kolay ortaya çıkar. İnfeksiyöz mononükleoz, her iki cinsiyette ve yılın her mevsiminde görülür.

EBV'nin konakçısı oldukça sınırlıdır. Virüs'ün enfekte edebileceği iki hücre tipi olup, bunlar; B lenfositler ve epitel hücreleridir. Virüs, tükürük ve salya ile çıkarılarak ve yakın temas ile bulaştırılarak, boğaz mukozasından vücuda girer. Önce boğaza ve tükürük bezi hücrelerine daha sonra da gırtlakta bulunan duyarlı B lenfositlere ulaşır. EBV, kan verilmesi ve kemik iliği nakli ile de bulaşır ancak bu yolla bulaşma sık değildir.

Belirtiler:

Hastanın yaşı, klinik belirtilerde önemlidir. Özellikle çocukluk çağında; lenf bezlerinde büyüme, bademcik iltihabı gibi tipik bulguların yanı sıra; boğaz iltihabı, kulak iltihabı, karın ağrısı ve ishal gibi belirtilere de neden olabilir. Genç ve erişkinlerde ise; yüksek ateş, boğaz ağrısı, lenf bezlerinde şişme ve kanda atipik hücreler görülür. Genellikle 3-5 gün kadar süren halsizlik, iştahsızlık, bulantı ve sigaradan tiksinme, batında dolgunluk hissi, kas ağrıları, ateş basması, üşüme, titreme, terleme gibi belirtileri görülebilir. Hastalar en sık boğaz ağrısı şikayeti ile doktora başvururlar.

Hastaların büyük bir çoğunluğunda öğleden sonra 40°C'yi bulan ateş görülür. Ateşli dönem ortalama 10-14 gün kadar sürer. Bedemcikler büyük, boğaz kızarık görünümlü ve bezen beyaz zar ile kaplı olabilir. Boğaz ağrısı şikayeti 7-10 gün kadar devam eder. Bazı hastalarda yumuşak-sert damak birleşim yerinde 1-2mm. çaplı kırmızı lekeler görülebilir. Bazı hastalarda göz etrafında şişlik görülebilir. Olguların çoğunda arka boyun kısmında lenf bezi büyümesi vardır. Bazı hastalarda karaciğer ve dalak büyümesi görülebilir. Bazı hastalarda ise; gövde, el ve ayakların üst tarafında döküntüler görülebilir. Ampisilin kullananlarda yaygın döküntü ortaya çıkabilir ve ilacın kesilmesi ile bu döküntüler kaybolur.

Hastaların yüzde 90'ında karaciğer enzimleri normalin 2-3 katına çıkar. Yaşlılarda ender görüldüğü için, hastalığın tanısı hayatın geç dönemlerinde güçlükle konulur. 40 yaşın üzerindeki toplumun yüzde 6'sı EBV infeksiyonuna yatkındır. Yaşlı kişilere gençler ve çocuklara göre belirti ve bulgular daha farklıdır.

Tanı ve tedavisi:

Hastalığın tanısı klinik bulgular yanında, kan tahlilleri ile konur.

Ortalama 1-4 haftada kendiliğinden iyileşen olgularda büyük ölçüde destekleyici tedavi yapılır. Hastaya, ateşinin olduğu ilk 2-3 hafta süresince istirahat önerilir. Parasetamol, ateş ve ağrılar için verilebilir. Reye sendromuna yol açabileceğinden aspirin tercih edilmez. Hastalar dalak rüptürlerine karşı, 3-4 hafta süreyle riskli hareketlerden kaçınmalıdır.

Hastalığın komplikasyonları oldukça nadir olup, en sık görülen komplikasyonlardan biri, bir nevi kansızlık olan otoimmün hemolitik anemidir. Bazı hastalarda; bedemciklerde büyüme, boğazda lenfoid hiperplazi ve beyaz zar oluşumuna bağlı üst solunum yolu tıkanıklığı gelişebilir. Dalak yırtılması çok nadir; ancak akılda tutulması gereken bir komplikasyonudur. Nörolojik koplikasyonlardan olan beyin iltihapları bu yolla ölümlerin en önemli nedeni olmasına rağmen; vakaların büyük kısmı iyileşme ile sonlanır.
Hastalık ile ilgili olarak aşı çalışmaları vardır, ancak henüz uygulanan bir bağışıklama yolu yoktur.

Prof. Dr. Yavuz Baykal Memorial Hastanesi İç Hastalıkları Bölüm Koordinatörü


PROSTAT
Erkekler yaşlandıkça prostat bezleri büyür. "Benign Prostat Hiperplazisi( BPH) " adı verilen "iyi huylu prostat büyümesi" prostat vakaları arasında en sık rastlanılanıdır. 50 yaşın üzerindeki erkeklerin %50'sinde, 60-70 yaş arasında %65'inde, 80 yaş üzeri erkeklerin %90'ında iyi huylu prostat büyümesi gelişmektedir. Hastaların yaklaşık %20-30'unda 80 yaşından önce medikal veya cerrahi bir tedavi gerekli olmaktadır.

Prostat büyümesinin sebebi tam olarak bilinmemektedir. Ancak prostat bezi, testosteron uyarısına oldukça duyarlı olduğu için prostattaki büyümenin yaşla değişen hormonal duruma bağlı olduğu sanılmaktadır. Büyümeye yol açan asıl neden, testosteron miktarındaki artmaya bağlı değildir. İlerleyen yaşla beraber testosteron düzeylerinde düşüş gözlenmektedir.

Bu nedenle prostat büyümesi, bu bezdeki testosteron reseptörlerinin sayısının yaşla artmasına bağlanmaktadır. Bununla beraber, iyi huylu prostat büyümesinin östrojen hormonu düzeylerinde görülen değişiklikler nedeniyle geliştiğini kabul edenler de bulunmaktadır. ***Prostatın iyi huylu büyümesini prostat kanseri ile karıştırmamak gerekir. Her ikisinde oluşum mekanizması farklıdır, fakat  %15 oranında ikisi beraber bulunabilir.

Prostat dokusu, her erkekte bulunan bir seks organı olup çocuk yapımı ile direkt ilgili bir bezdir. Mesane boynunda yer alan bu bez, yaşla beraber büyüyerek bulunduğu bölgeyi daraltır ve mesaneden dışarı doğru rahatça gidebilecek olan idrar aynı rahatlıkla dışarı atılamaz. Bunun sonucunda hastalıkla ilgili belirtiler ortaya çıkmaya başlar.

Belirtiler:
İyi huylu prostat büyümesi, genellikle yavaş gelişir ve uzun süre, önemli sorun çıkarmayabilir. Bu hastalarda; idrar yapmayı hemen başlatamama ve bekleme, idrar akım hızının yavaş olması, idrar kalınlığının azalması, mesaneyi tam boşaltamama hissi, kesik kesik idrar yapma gibi belirtiler görülür. Diğer belirtiler arasında; sık idrar çıkma, gece sık tuvalete kalkma, çok acil idrar yapma hissi, idrar kaçırma veya çok ileri olgularda idrarın tam olarak tutulması sayılabilir. İlerlemiş olgularda idrar atılamadığı için böbreklerde önceleri şişme ve büyüme meydana gelir. Bunun sonucunda, idrarın basıncı ile böbrek dokusu erir. En son safhada ise; böbrek dokusu çok fazla incelerek balon gibi şişer. Fonksiyonunu kaybettiği için atması gereken zararlı maddeleri atamaz. Kanda ürenin yükselmesi ile böbrek yetmezliği oluşur. Orta yaş ve üzerinde, bu şikayetler görüldüğünde mutlaka bir üroloji uzmanına başvurulması gerekir.

Tanı: Makattan yapılan prostat muayenesi, prostat kanser tarama testi olan PSA düzeyi, ultrasonografi ve "üroflovmetri" denilen işeme testi ile prostat büyümesinin teşhisi konulur. Muayene ve tetkikler neticesinde, prostat büyümesinin iyi veya kötü huylu olduğu büyük ölçüde anlaşılabilir. Prostat kanseri şüphesi olursa, prostat biyopsisi yapılarak kesin tanı konulabilir.

Tedavi:

Bu hastalıkta tedavi 2 ana başlık altında değerlendirilir:
1- Medikal ve koruyucu tedavi:  Prostat hastalığı olanların yiyecek ve içeceklerine dikkat etmesi gerekmektedir. Alkollü, asitli, gazlı içeceklerden ve baharatlı yiyeceklerden uzak durmaları önerilir. Özellikle soğuk havalarda çok dikkatli olunmalıdır. Aksi takdirde şikayetler ciddi şekilde artar. Şikayetlerin arttığı bu dönemlerde sıcak oturma banyoları oldukça faydalıdır. Prostat hastalarının kabız kalmaması önerilmektedir. Kabızlık, şikayetleri daha çok artırarak idrar yapmayı güçleştirebilir. Prostat büyümesinde genellikle ilk olarak ilaç tedavileri uygulanmaktadır

 2.Cerrahi tedavi: İyi huylu prostat tedavisinde kesin tedavi, cerrahi yöntemle sağlanır. Çünkü ilaçlar çoğu zaman yeterli değildir. Yıllarca ilaç kullanan bir hasta, ilacı kestiği gün tedavi açısından başa dönmüş demektir. Yani bu tedaviler yapıldığı gün etkilidirler.

Cerrahi tedaviler genel olarak açık ve kapalı ameliyatlar olarak 2 gruba ayrılırlar:

1. Açık ameliyatlar 2. Kapalı ameliyatlar.  Açık ameliyatlar genellikle 100 gramdan daha büyük prostatlar için uygulanır. Hastanede yatma süresi 5-7 gündür.

Prostat tedavisinde çok değişik kapalı ameliyatlar mevcut olup bunlardan 2 tanesi şu an için gündemdedir.
1-TUR- Prostat: "Rezektoskop" denilen optik bir cihazla penisten mesaneye girilir. Mesane boynunu tıkayan prostat dokuları, elektrik akımı ile küçük parçalar halinde kesilir ve vücuttan çıkartılır.

2-Greenlight-lazer prostatektomi: Ameliyat sırasında ve sonrasında görülen komplikasyonlar nedeniyle, prostat büyümesinin tedavisinde olumsuz etkileri olmayan yöntemler üzerinde çalışmalar devam etmektedir. Bugün için bunlar arasında en sık kullanılan yöntem, lazerle prostat ameliyatlarıdır. Greenlight-Lazer, genellikle küçük prostatlarda ve ameliyatın risklerini kaldıramayacak kadar yaşlı hastalarda tercih edilen bir yöntemdir.

Op. Dr. Erdal Alkan
Memorial Hastanesi Üroloji Bölümü


RAHİM AĞZI KANSERİ
Rahim ağzı kanseri, gelişmekte olan ülkeler ve az gelişmiş ülkelerde en sık görülen jinekolojik kanserdir. Dünyada yılda 500.000 yeni rahim ağzı kanseri çıktığı ve tahminen 1.500.000 kadar da bu kanserle yaşayan olduğu tahmin edilmektedir.

Genellikle 50 yaş civarında ortaya çıksa da son yıllarda genç kadınlarda görülme oranı artmıştır.

Sık görülme nedenleri

Çok sayıda doğum yapmış, erken yaşta cinsel ilişkiye girmiş, sigara içen kadınlarda ortaya çıkmaktadır. Hastalığı, kötü sosyo-ekonomik durum, HPV enfeksiyonu geçirme de tetiklemektedir. Rahim ağzı kanserli hastaların  yüzde 98'inde HPV enfeksiyonu saptanmıştır.
HPV (İnsan Papilloma Virüsü) genellikle cinsel ilişki ile bulaşmaktadır. Nadiren cinsel ilişki dışındaki yollarla da bulaşabilir. (Cilt teması, kirlenmiş materyal ile temas vb.) HPV tip 16 - 18 özellikle rahim ağzı kanseri yaparken, tip 6 - 11 dış genital organlarda siğillerin oluşmasına neden olur.

Rahim ağzı kanserinin belirtileri

Erken dönemde hemen hemen hiçbir belirtisi yoktur. Çıplak gözle de jinekolojik muayenede rahim ağzında sorun görülmeyebilir. Ancak "Vaginal Smear" denilen akıntı tahlili ile veya "kolposkop" denen rahim ağzını büyüterek gösteren aletlerle değişiklikler fark edilebilir. Kesin tanı ancak şüpheli yerden alınan biyopsi ile konulabilir. Hastalığın ilerlemesi durumunda klinik belirtiler de ortaya çıkar. Kanlı akıntı, ilişki sonrası kanama, düzensiz kanama gibi. Ayrıca ilerlemiş vakalarda hastanın muayenesinde rahim ağzındaki tümörde görülebilir. Hastalık daha da ilerlediğinde idrar problemleri ve bacak ağrıları ortaya çıkar.

Hastalığın tedavisi

Erken dönemde basit bir operasyon (konizasyon) ile sadece rahim ağzındaki hastalıklı bölge çıkarılarak hasta tedavi edilebilirken, hastalık ilerlediğinde rahim ve etrafındaki çevre dokuları ile lenf ganglionlarının çıkarılacağı büyük bir operasyona ihtiyaç duyulur. Ayrıca operasyon sonrası tümörün yaygınlık derecesine göre radyoterapi de vermek gerekebilir. Daha ilerlemiş vakalarda operasyon yapılamaz, radyoterapi ve kemoterapiden yardım beklenir. Erken dönemde yakalandığında tedavide başarı oranı yüzde 100'dür. Hastalık ilerledikçe bu oran düşmektedir.

Rahim Ağzı Kanseri Aşısı
Kadınları rahim ağzı kanserinden koruyan ve 9-26 yaş grubundaki kadınlara uygulanabilen rahim ağzı kanseri aşısı, genel olarak koruma amaçlı bir aşıdır.

Rahim ağzı kanseri için geliştirilen 2 aşı vardır. Bunlardan biri sadece kanserden korurken, diğeri HPV'nin neden olduğu siğillerden de korumaktadır.

Bunun için ideal olan 9-12 yaşındaki kız çocuklarının aşılanmasıdır.  Yaş ilerledikçe (Özellikle 25-26 yaştan sonra ) vücutta gelişen bağışıklığın azaldığı görülmektedir. Aşı olan biri kontrollerini yaptırmaya mutlaka devam etmelidir.

Prof. Dr. Derin Kösebay
Memorial Hastanesi
Jinekolojik Onkoloji Bölüm Başkanı
Logged

Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
Sizler İçin Yaptığımız Tüm Paylaşımlara Bir TEŞEKKÜRÜ Çok Görmeyin. 
Teşekkür Etmek İçin Açılan Konunun En sonunda "Teşekkür Et" Yazısına Tıklamanız Yeterli Olacaktır.
Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap       Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
!!! DuzceForum Kuralları !!!
Escapee81
Özel Üye ++
*****

Edilen Teşekkür
Sayısı: 244
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 4299

Yetki:

Nerden:


Kuyruguna basil(MA)dikca tirmala(MA)yan kedigil...


E-Posta
Durumum:


« Yanıtla #9 : Ocak 12, 2009, 05:38:31 ÖS »

Rahim Kanseri
Rahim Kanseri (Endometrium Kanseri) Tanı Ve Tedavisi...

Memorial Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü'nden Prof. Dr. Derin Kösebay, "Rahim Kanseri" hakkında bilgi verdi.

Rahim kanseri, genellikle menopoz döneminde ortaya çıkan bir kanser türüdür. Ortalama görülme yaşı 55 -58 olmasına rağmen çok genç yaşta kadınlarda da ortaya çıkabilir. Rahim kanserli hastaların üç önemli ortak özelliği; kilolu, şeker hastası ya da şeker hastalığına eğilimli ve hipertansiyonlu olmalarıdır. ABD'de jinekolojik kanserler sıralamasında meme kanserinden sonra en çok görülen kanser türü rahim kanseridir. Toplumlarda yaşam süresi uzadıkça yaşlılarda görülen bu hastalığın sayısı da artmaktadır.   

Hastalık Riskini Artıran Diğer Faktörler
- Doğum yapmama veya az sayıda doğum
- İleri yaşta hala adet görme (Türkiye'de kadınlarda adetten kesilme yaşı 47'dir)
- Doktor kontrolü dışında hormon tedavisi alınması
- Rahmi olan kadınların Östrojen+Progesteron hormonu alması gerekirken, sadece östrojen hormon alması
- Yumurtalıklarda hormon salgılayan tümör bulunması
- Ailesinde; meme, yumurtalık ve rahim kanseri vakalarının bulunmasıdır.
Rahim Kanserinin Belirtileri
Rahim kanseri, erken belirti veren ve bu nedenle de tanısı erken konulabilen bir hastalıktır. Hastaların dörtte üçü erken evrede yakalanmaktadır.

Hastalığın belirtileri;
- Adetten kesilmiş bir kadında vajinal kanamanın olması
- Adetten kesilmiş bir kadında aniden ve bol miktarda kötü kokulu bir akıntının ortaya çıkmasıdır.
Bu belirtiler, kişinin kesin olarak rahim kanseri olduğunu göstermez, ancak bu kişilerde kanser ile ilgili araştırmaların yapılması gerekir. Meme kanseri geçirmiş kadınların düzenli olarak kullanması gereken bazı ilaçlar rahim iç tabakasında kalınlaşmalara neden olur, bundan dolayı bu ilaçları kullananların 6 ayda bir jinekolojik ve ultrason muayenesinden geçmesi gerekmektedir.

Hastalığın Tanı ve Tedavisi
Rahim kanseri şüphesi bulunan hastalara jinekolojik muayeneden sonra ultrasonografi yapılır. Eğer kanama veya akıntı gibi bir belirti varsa mutlaka rahim içinden biyopsi alınmalıdır. Tanı konulunca uygulanacak olan tedavi, cerrahi müdahaledir. Operasyonda, rahim, yumurtalıklar ve karın içinden sıvı alınması, karnı örten yağlı gözenekli doku (omentum) ve lenf nodlarının çıkarılması gerekir. Bu işlemler, jinekolojik onkoloji eğitimi almış kişilerce yapılabilir. Sonuçların patolog tarafından değerlendirilmesinden sonra gereken vakalarda Radyoterapi de tedaviye eklenir.


SEDEF HASTALIĞI
Sedef, toplumun yüzde1-3' ünü etkileyen, süreklilik gösteren ve kırmızı zeminde sedef rengi kabuklarla seyreden bir deri hastalığıdır.

Alerjik ya da mikrobik bir hastalık değildir. Sedef, ömür boyu alevlenme ve iyileşme dönemleri ile seyreden bir hastalık olarak tanımlanmaktadır.

Hastalığın sebebi tam olarak bilinmemekle birlikte; kalıtımsal geçiş ve bağışıklık sistemi ile ilişkili olduğu düşünülmektedir. Sedef hastalığında bağışıklık sistemi bir şekilde tetiklenir ve bu durum deri hücrelerinin büyümesini hızlandırır. Normal deri hücreleri 28-30 günde olgunlaşıp deri yüzeyinden fark edilmeden dökülürken;  sedef hastalığında deri hücreleri sadece 3-4 günde olgunlaşır ve hücreler yüzeyde yığılarak deriden kalkık, kırmızı lezyonlar oluşturur.

Hastalığın seyri: Sedef hastalığı bulaşıcı değildir. Sedef lezyonları göze hoş görünmeyebilir, fakat mikrobik bir hastalık veya açık bir yara olarak düşünülmemelidir. Sedefli bir kişi, diğer insanların sağlığını tehdit etmez.

Sedef hastalığı eğer şiddetli bir tutulum yoksa sadece kozmetik bir soruna neden olur. Ancak bazen bu lezyonlar toplum tarafından bulaşıcı bir hastalık gibi yanlış algılandığından hastaların ruh sağlığını olumsuz yönde etkiler. Bu döküntüler bazı çiftlerin özel yaşamlarını dahi etkileyebilir. Hastalarda gerginlik, kızgınlık, utangaçlık ve depresyon gibi ruhsal problemler görülebilir. Sedef eğer hastalık görünür yerlerde ise hastanın çalışma hayatını bile etkileyebilir. Dolayısıyla başvurulan dermatoloji uzmanının bir psikyatrist ile işbirliği içinde olmasında fayda vardır. Sedef hastalığı stres ve depresif duyguları tetikleyebilmektedir.

Deriyi kaşımak sedef döküntüsüne yol açar. Özellikle alevlenme dönemlerinde deriyi kaşımak, ovmak, kabukları koparmak yeni döküntülere yol açabilir.

Sedef hastalığının tedavisi nedir?

Sedef lezyonlarının kaybolmasını sağlayan yüzeysel uygulanan kremler, sistemik olarak alınan ilaç tedavileri ve bugün için çok iyi sonuçlar aldığımız PUVA ve dar Bant UVB tedavileri gibi çok sayıda tedavi seçenekleri bulunmaktadır. Sedef şikayeti olan kişilerde aylar hatta yıllar süren, kendiliğinden iyileşmeler dahi görülebilir; ancak kişide sedefe yatkınlık devam eder. Bu yüzden döküntüler tedavi edilse bile yıllar sonra bile tekrar ortaya çıkabilir.

Doğal güneş ışığının sedef üzerine olumlu etkisi vardır. Ancak yanacak kadar güneşlenmek sedefi alevlendirebilir.

Sedef Hastalığında PUVA ve Dar Bant-UVB tedavileri son derece etkilidir.

- PUVA tedavisi ağızdan psoralen yani çok sayıda bitkide mevcut olan deriyi ve gözü güneş ışığına daha hassas hale getiren ilaçlar tablet şeklinde alınarak UVA(suni güneş ışığı) ile birlikte uygulanan - bir tedavidir.

- Dar-bant UVB tedavisi ise ağızdan ilaç alınmadan güneş ışığının özel bir dalga boyunda hasta bir kabine alınarak uygulanması yöntemidir.
Genellikle sedef, atopik egzama, vitiligo ve benzeri pek çok hastalığın tedavisinde kullanılmaktadır.

- Uzman hekimlerin ve yeterli teknolojik donanımın olduğu merkezlerde uygulanabilecek olan bu yöntemde güneş ışınındaki ultraviyole A ve B'nin gücünden faydalanılır.

- Özel kabinlerde haftada 3-4 seans ve birkaç dakika ile başlanılan; giderek sürenin artırıldığı ışık  tedavisi yapılmaktadır.

- Seans sayıları tedavinin etki durumuna göre azaltılarak sonlandırılır.

- Dar Bant-UVB tedavisi; ağızdan bir ilaç gerektirmemesi, gebelik, emzirme, karaciğer ve böbrek hastalarının da kullanabilmesi, çocuklarda güvenli olması, tedavi sonrası göz korumasının gerekli olmaması, deri kanseri riskinin çok az olması ve hastaneye yatış gerektirmemesi sebebiyle giderek önem kazanmıştır.

Uz. Dr. Ayfer Aydın
Memorial Hastanesi Dermatoloji Bölümü


SİSTİT
Sistit; mesanenin (idrar kesesi) iltihaplanmasıdır. Anatomik olarak erkeklerden farklı olmalarından dolayı kadınlarda daha sık görülen sistit, ihmal edildiği takdirde kronikleşebilir ve üriner sistemde (mesane ve böbreklerde) kalıcı hasara neden olabilmektedir.

Bakteriyel sistitler genellikle 20-40 yaşları arasındaki genç kadınlarda daha sık görülür. Her 5 kadından biri yaşamının herhangi bir döneminde en az bir kez sistit geçirmektedir. Kadınlarda sistitin daha fazla görülmesinin en sık sebebi üretranın daha kısa olmasıdır. Sistitin en sık görülen etkeni, vakalarının yüzde 85'inden sorumlu olan Koli basilidir. Normalde bu bakteriler kalın barsakta bol miktarda bulunurlar. Bazı risk faktörlerinin varlığında bu bakteriler mesaneye ulaşarak sistite neden olurlar.

Sistite neden olan risk faktörleri:

" Kötü genital temizlik
" İdrar akımının engellendiği durumlar (üriner sistemde taş, tümör veya sonda gibi yabancı cisim bulunması)
" Nörolojik olarak mesanenin boşalamaması
" Şeker hastalığı
" Hamilelik
" Yaşlılık
" Düzensiz cinsel ilişki ( sistit yeni evlilerde daha sık görülür ki, buna 'balayı sistiti' denir )
" Menopoz dönemi
" Erkeklerde prostat ve üretra hastalıkları
Sistitin belirtileri nelerdir?
" Dizüri(idrar yaparken yanma, sızı, ağrı)
" Pollaküri (sık idrara çıkma) ve az idrar yapma
" Acil idrar yapma hissi
" Tam boşalamama hissi
" Kötü kokulu ve bulanık idrar
" Disparoni (cinsel ilişki sırasında ağrı duyulması)
" Kasıklarda ve göbek altında ağrı olması
" Hematüri (idrarda kan olması)

Tanısı:

Sistitin tanısında en önemli bulgu anamnezdir. Hastaların çoğunda yukarıda bahsedilen şikayetlerden birçoğu vardır. Bu şikayetlerle gelen bir hastaya ilk yapılacak tetkik, idrarın mikroskobik incelenmesidir. Sistitli bir hastanın idrarında alyuvarlar, akyuvarlar ve bakteriler görülmelidir. Enfeksiyona neden olan bakteriyi tanımlayabilmek için de idrar kültürü gerekebilir. Sistite sebep olan birincil bir hastalık düşünülüyorsa hastaya üriner ultrason, İVP (ilaçlı böbrek filmi) ve sistiskopi (ışıklı bir aletle mesaneye bakma işlemi) de yapılabilir. Sistit ve altta yatan neden tedavi edilmezse, kronikleşebilir ve hastayı zayıf ve bitkin bırakabilir.

Tedavisi:

Bakteriyel bir hastalık olduğundan dolayı tedavide antibiyotikler kullanılmalıdır. Kültür sonuçları çıkana kadar tedaviye gram negatif basillere etkili ilaçlarla başlanmalıdır. Daha sonra tedavi kültüre göre düzenlenmelidir.

Sistitten korunmak için…

Günlük su alımı en az 2 litre olmalıdır. Su bakterilerin mesaneye tutunmasını engeller ve dışarı atılmasını sağlar.

" Kahve, koyu çay, alkol gibi içecekler ve acılı baharatlı yiyecekler en aza indirilmelidir. Bunların mesane üzerine uyarıcı etkileri vardır.

" Mümkün olabildiği kadar sık idrara çıkılmalıdır. İdrarı tutmak mesanedeki bakterilerin mesane duvarına yapışmasını ve enfeksiyon oluşmasını kolaylaştırır.

" Tuvaletten sonraki temizlik doğru olmalıdır. Temizlik önden arkaya doğru yapılmalıdır. Böylece bakterileri idrar kanalına doğru taşımamış olursunuz. Sadece kağıtla silinmek yeterli değildir. Anal bölge mutlaka bol suyla yıkanmalıdır. Ancak aşırı hijyen takıntısı normal vajinal florayı bozabileceğinden dikkatli olunmalıdır.

" Vajinal deodorant, parfümlü sabun, pudra kullanımı idrar kanalını tahriş edebileceğinden dolayı bu tür ürünler kullanılmamalıdır.

" İç çamaşır tercihi doğru yapılmalıdır. Sıkı, dar pantolonlar ve naylonlu iç çamaşırları giymeyin. Bahsedilen giysiler genital bölgenin nemlilik oranını artırarak bakterilerin üremesini kolaylaştırır.

" Pamuklu iç çamaşırlar tercih edilmeli ve her gün değiştirilmelidir.

" Cinsel ilişkiden sonraki erken dönemde idrara çıkılmalıdır. Bu durum bakterilerin yayılmasını önlemektedir.

" Menopoz sonrası dönemde östrojen kremleri kullanılmalıdır.

" Özellikle yaz aylarında havuz sistitine dikkat edilmelidir. Kalabalık ve kirli havuzlara girmekten kaçınılmalıdır.

Op. Dr. Erdal Alkan
Memorial Hastanesi Üroloji Bölümü
Logged

Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
Sizler İçin Yaptığımız Tüm Paylaşımlara Bir TEŞEKKÜRÜ Çok Görmeyin. 
Teşekkür Etmek İçin Açılan Konunun En sonunda "Teşekkür Et" Yazısına Tıklamanız Yeterli Olacaktır.
Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap       Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
!!! DuzceForum Kuralları !!!
Escapee81
Özel Üye ++
*****

Edilen Teşekkür
Sayısı: 244
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 4299

Yetki:

Nerden:


Kuyruguna basil(MA)dikca tirmala(MA)yan kedigil...


E-Posta
Durumum:


« Yanıtla #10 : Ocak 12, 2009, 05:42:34 ÖS »

ŞAŞILIK
Şaşılık, gözlerin istenilen hedefe birlikte bakamaması durumudur. Gözlerin bir tanesi hedefe bakarken; diğeri başka bir yere yönelmiştir.

Şaşılık tek gözde ise; kayan göz daha az görür ve tembel kalır. Şaşılık durumunda derinlik hissi ve 3 boyutlu algılama yoktur veya çok az gelişmiştir.

Şaşılıklar çocukluk çağı şaşılıkları, ikincil şaşılıklar ve paralitik şaşılıklar olarak 3 ana sınıfa ayrılabilirler. Çocukluk çağı şaşılıkların en sık rastlanılanı ise içe şaşılıktır. Bazen tek, bazen çift taraflı olabilirler. İçe şaşılıklar genellikle hipermetrop gözlerde gözlenir ve bazıları yalnızca uygun gözlük kullanımıyla düzelebilir. Gözlükle tam olarak düzelmeyen şaşılıkların ise ameliyatla düzeltilmeleri gerekir. Sürekli kayan göz görmeyi öğrenemez ve az görür. Bu yüzden diğer göz kapatılarak tembel gözün görme kuvveti arttırılmaya çalışılır. Şaşılık düzelse bile göz tembelliğinin tedavisi 7 yaşına kadar sürdürülür.

Çocukluk çağında dışa kayan gözler çoğunlukla miyopturlar. Dışa kayma bazen gizli bazen aşikar olabilir. Bu tip şaşılıkta güneş ışığı gizli şaşılığı aşikar hale getirebilir. Dışa şaşılıklar da bazen tek bazen de çift taraflı olabilirler.

Tek taraflı kaymalarda tembellik de gelişebilir. Gözün optik medyasında bir engel varsa görmeyen göz kayar. Özellikle çocuklarda katarakt ve göz içi tümörleri, yaşlılarda da ihmal edilmiş kataraktlar gözlerin dışa ya da içe kaymasına neden olabilir. Bu durum ikincil şaşılıktır. Gözlerinin kaydığından şüphelenilen çocukların ve özellikle göz bebeği aralığında beyazlık fark ediliyorsa hemen göz muayenesinden geçirilmeleri gerekir.

Şaşılıkların en önemli tiplerinden biri de sinirlerin felcine bağlı olarak gelişen paralitik şaşılıklardır. Paralitik şaşılıklar bazen doğuşta bile mevcuttur. Doğum travmaları bu tip paralitik şaşılıklardan sorumlu tutulabilir. Sonradan gelişen paralitik şaşılıklarda ise travma, nörolojik hastalıklar altta yatan nedenler olabilir.

Doğumsal paralitik felçlerde öncelikle göz tembelliği ve baş-boyun tutukluğu önlenmeye çalışılır. Sonradan gelişen paralitik şaşılıklarda çift görme çok rahatsız edicidir. Hasta tek gözünü kapatarak yaşamını sürdürmeyi tercih edebilir. Özel tip prizmatik camlar veya toksin iğneleriyle felcin geçmesine kadar vakit kazanılır. Felç ve çift görme şikayetleri 6 ay içinde geçmezse ameliyat kararı verilir.

YALANCI ŞAŞILIK

Birçok çocukta burun kökü geniş olduğundan gözlerinin içe kayıyor olmasından şüphelenilir. Yalancı şaşılık diye adlandırılan bu durumda gözler paralel bakmakta, ama burun kökü geniş olduğundan gözler buruna yakın, yani içe doğru şaşıymış gibi görünmektedirler. Yalancı şaşılık şüphesini mutlaka göz doktoru gidermelidir.

GİZLİ ŞAŞILIK

Gizli şaşılık ise gözlerden birisinin önü örtüldüğünde örtülen gözün kayması ile tespit edilir. Özellikle dalgın bakışlarda ortaya çıkan bu durum en sık miyopların uzağa dalgın bakarken gözlerinin dışarı kayması şeklinde görülür. Gizli şaşılıklar çoğunlukla sorun yaratmazlar, ama nadiren de olsa aşikar şaşılığa dönebilirler.

ŞAŞILIĞIN TEDAVİSİ

. Çocukluk şaşılıklarında önce en iyi gözlükler verilir.
. Gözlüklerle düzelme sağlanamamışsa cerrahi tedavi uygulanır.
. İkincil şaşılıklarda önce görmeyi etkileyen sorun çözülür, sonra en iyi gözlük verilir, yine düzelmezse cerrahi tedavi uygulanır.
. Paralitik şaşılıklarda ise akut dönemde önce prizmatik camlar ile düzeltme sağlanır; eğer 6 ay içinde sonuç alınmazsa cerrahi tedavi yapılır.

Şaşılıklarda cerrahi:
. Amaç gözleri paralel bakar hale getirmektir. Kayma miktarı belirlenerek gözlerin etrafındaki kaslardan az çalışanı kısaltılarak daha kuvvetli, fazla çalışanı ise geriletilerek daha zayıf hale getirilip bir denge yaratılır. Şaşılık ameliyatları gözün görme merkezlerinin dışında yapıldığı için görme ile ilgili risk taşımazlar.

Önemli noktalar:
. Şaşılık kayan gözün tembel olmasına neden olur. Bu nedenle kayma şüphesi varsa mutlaka göz doktoruna başvurulmalıdır.
. Kayan bir göz çok önemli bir göz içi hastalığının habercisi olabilir.
. Şaşılığın düzeltilmesi göz tembelliğini düzeltmez, tembellik tedavisi mutlaka 7 yaşına dek yapılmalıdır.

Op. Dr. Mustafa Temel Memorial Göz Merkezi


TİROİD BEZİ HASTALIKLARI
Boyunda hemen gırtlağın altına yerleşmiş bir salgı bezi olan Tiroit bezi, besinlerle aldığımız iyotu toplar ve T3 ve T4 denen tiroit hormonlarını yapar. Tiroit bezine ait sorunlar erkeklerden çok kadınlarda görülür.

Tiroit hormonlarının görevi nedir?
Tiroit hormonları, vücudumuzdaki her hücre ve dokunun fonksiyonlarını düzenler. Sağlıklı olmak için tiroit hormonlarının devamlı ve yeterli miktarda salgılanması gerekir. Az miktarda salgılanması vücut fonksiyonlarının yavaşlamasına, fazla miktarda salgılanması ise vücut fonksiyonlarının hızlanmasına neden olur.

Guatr nedir?   

Tiroit bezinin büyümesine guatr denir. Guatr değişik şekillerde bulunabilir. Nodülsüz guatrda her iki tirod bezi simetrik olarak büyümüştür. Tiroidin yüzü düz ve yumuşaktır.  Nodüler guatrda ise tiroit bezi büyümekle beraber içinde bir veya daha fazla nodül vardır.  Yüzü boğum ve tümseklerden oluşmaktadır.

Nodülsüz guatrın sebepleri nelerdir?

Nodülsüz guatr, tiroit glandının vücut için yeterli miktarda tiroit hormonu üretmemesi sonucu oluşur. Vücutta yapılan tiroit hormonları düşünce, tiroid bezi hücreleri, beyin tarafindan daha fazla hormon yapmak üzere uyarılır.Uyarılan tiroit hücreleri daha fazla hormon yapımını sağlamak için çoğalır ve büyür.

Nodüler guatr nasıl oluşur?

Beyinden gelen uyarılar bazen tiroit icindeki bir kisim hücreler tarafindan daha fazla algılanır ve bunun sonucu olarak diğer hücrelere nazaran daha fazla çoğalır. Çoğalan bu hücreler nodül dediğimiz tiroit içindeki yumruları oluşturur.

Tiroit nodülünün önemi nedir?

Tiroit nodüllerine çok rastlanır, ancak bunlarin %4-20'si tiroit kanser riski taşır. Özellikle küçük tek bir nodülün giderek büyümesi, sert ve çevresine yapışık olması kanser kuşkusunu artırır. Cok nodüllü bir guatr da kanser riski daha düşüktür.

Tiroid nodülleri nasıl değerlendirilir?

Tiroid nodüllerinin değerlendirilmesinde endokrinoloji, radyoloji, nükleer tıp ve patoloji üniteleri cerrahi ekibi ile birlikte çalışmaktadır. Tiroit nodülleri bir yandan ultrasonografi ile incelenerek kanser risk taşıyıp taşımadığı tespit edilirken, bir yandan da nükleer tıp ünitesi tarafından yapılan sintigrafik inceleme ve kanda bakılan hormon değerleri ile fonksiyon görüp görmedikleri ayrımı yapılır. Riski olmayan ufak nodüllerde gereksiz cerrahi uygulama yerine ilaçla tedavisi ve takip seçeneği uygulanmaktadır.

Tiroid nodüllerinde kanser arastırmasında ince iğne biopsisi standart hale getirilmiştir. Bu işlemi deneyimli patolog ve radyolog, cerrahla birlikte yapmaktadır. Gerekli olgularda ameliyat anında da bu üniteler bir araya gelerek ekip çalışması örneğini vermektedir.

Op. Dr. Yücel Yankol
Memorial Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı


TÜP KANSERİ
Midede hazımsızlık ve gaz sancısı şikâyetleri her zaman masum bir ağrıdan ibaret olmayabilir. Belirtilerinin karın ağrısı gibi şikâyetlerle karıştırılması ile kendini rahatlıkla kamufle etmesi ve geç teşhis edilmesi nedeniyle yüksek riskli bir hastalık olan "Tüp kanseri" kadınların korkulu rüyasıdır.

Tüp nedir?
Tüp, rahimle yumurtalıkların arasında yer alan ve döllenmenin gerçekleştiği rahmin bir parçasıdır. "Tuba" olarak da bilinen bu organın fonksiyonu, yumurtayı rahim boşluğuna nakletmek ve spermin yumurtaya doğru gitmesini sağlamaktır.

Tüp Kanseri (Tuba Kanseri)
Tuba kanseri, genital organ kanserleri arasında oldukça nadir görülen bir kanser türüdür. Rahim ağzı kanseri gibi erken yakalanabilen bir kanser türü olmadığı için ve semear gibi akıntı testleri ile teşhis edilemediği için erken tanısı pek mümkün değildir. Tuba kanseri, yumurtalık kanseri gibi çok geç teşhir edilebilen bir kanser türüdür.

Yumurtalık kanseri çok gözüktüğü ve geç teşhis edildiği için daha fazla tehdit unsuru oluşturur ancak tuba kanseri de belirtisi az olan ve fazla bilinmeyen bir türüdür. Geç teşhis edilmesi nedeniyle yüksek riskli bir hastalıktır. Tümör cinsi de çok kötü olan bu kanser, kadınların ancak yüzde 0.03'ünde görülse de dikkate alınmalıdır.

Nasıl tespit ediliyor?
Yumurtalık kanserinde olduğu gibi tuba kanserinde de dünyanın sağlık konusunda en ileri ülkelerinde bile hastalık, geç teşhis edilebilmektedir. Hastalığa yakalanan kadınların yüzde 75'inde, teşhis konduğu sırada kanser çevre organlara atlamış ve karın içine yayılmış olur. Karında bir takım ağrıların başlaması, karında su toplanması, karında bir kitle oluşması ancak hastalığın çok ileri dönemlerinde ortaya çıkan belirtilerdir ki o zamanda hastalık oldukça fazla ilerlemiş sayılır. Tabi bir kanserde ne kadar geç teşhis yapılırsa başarı oranı da o kadar düşmektedir.

Hastaların şikayetleri nelerdir?
Hastalık çok spesifik şikayetleri olmaz. Tuba kanserli hastalara baktığımızda, yumurtalık kanserli hastalarda olduğu gibi aylar önceden başlayan bir takım hazımsızlık şikayetleri karında çok belirgin olmayan ağrı şikayetleri belki gaz diye tanımlanan şikayetler, idrar yollarında ufak tefek şikayetler görülebilir. Ama bunlar herkeste görülebilen durumlardır ve pek çok kadın bunlara aldırmaz. Ancak hastalık ilerledikten sonra hastalığın belirtileri tanınmaya başlanır. Radyolojik değerlendirmeler yapıldığında ve ultrasona bakıldığında hastalık gözlemlenebilir.

Kadınlara neler tavsiye edersiniz?
Özellikle 40 yaşından sonra, menopoza yaklaşan kadınların muhakkak 6 ayda bir jinekolojik muayeneden geçmeleri gerekir. Senede 1 semear aldırmalı ve mutlaka ultrason çektirmelidirler. Şüpheli durumlar gözlediğinde ciddi olarak değerlendirmeye alınmalıdır.

Prof. Dr. Derin Kösebay
Memorial Hastanesi
Jinekolojik Onkoloji Bölümü


HERPES ( UÇUK) VİRÜSÜ
Herpes Simpleks ya da Uçuk hastalığı, Herpes Simpleks Virus denilen virüsün neden olduğu cilt ve mukozalarda gözlenen içi su dolu keselerden ibaret bulaşıcı bir hastalıktır.

Herpes Simpleks virüsünün sekiz tipi olup, klinik olarak en sık üç tipine rastlanmaktadır. HSV 1 daha çok ağız, burun ve çevresinde izlenirken, HSV 2 genital bölgede yerleşmektedir. HSV 3 ise Zona denilen rahatsızlığa yol açan, sinirlerde yerleşen tipidir.

Bu tip diğerlerinden farklı olarak içi su dolu keseler şeklinde değil, kızarıklık ve iğne batması şeklinde hissedilen diğerlerinden daha keskin ağrılar yapan bir tipidir. Kuşak şeklinde belirli bir alanı tutar ve öncelikle ağrılar başlar. Daha sonra ağrı duyulan alanlarda nokta nokta kızarıklıklar başlayarak sınırlı ve belirli bir alanı kaplayan döküntü oluşur. Virüsün tuttuğu bölgeye uyan cilt bölgesinde yerleşir. Bir süre devam ettikten sonra öncelikle ağrılar, ardından döküntü iz bırakmadan iyileşir.

Herpes Simpleks'in türleri organlara nasıl etki eder?

HSV 1 ise yüz, dudaklar, burun ve ağız içinde içi su dolu kabarcıklar oluşturur. Bu kabarcıklar çok kısa süre içerisinde açılıp üzerleri ülserleşir ve yakınlarındaki diğer küçük ülserlerle birleşme eğilimi gösterirler. Ardından üzeri sulanan bu yaralar kabuklaşır. Kabuklar sarı beyaz renktedir. Daha sonra kabuklar kendiliğinden yumuşayarak düşerler. İlk başta yerlerinde kahverengi bir leke bırakır . Daha sonra kahverengi bir ize dönüşür.

HSV 2 ise genital bölgeyi tutar. Kasıklar, kadında vajina dış dudakları, iç kısmı, anüs ile vajina arasındaki bölgeyi, rahim ağzını, erkekte penisin özellikle gövdeye yakın kısmını, nadiren penis başı ve testisleri, kalçaları tutabilir.

Nasıl bulaşır?

Herpes virüsü temasla bulaşır. Öpüşme, cinsel ilişki, aynı havluyu kullanma gibi virüsü taşıyan birey ile temas doğrultusunda virüsler alınır. Virüsler deri ve/ veya mukozalardaki çatlaklardan vücuda girerler. Sinir hücrelerini tutarak bu sinirlerin lifleri boyunca ilerlerler. Liflerin ganglion denilen ana merkezlerine yerleşirler. Ardından o bölgeye ait cilt ya da mukoza bölgesinde lezyonlarını oluşturmaya başlarlar. Virüsler yerleştikleri yerde ölmezler. Yapılan tedaviler de virüslerin yok edilmesini değil hastalık oluşturmalarını önlemek ya da en azından azaltmak amacıyla yapılabilmektedir.

Özellikle genital bölge uçukları için nelere dikkat edilmelidir?

Genelde Herpes Simpleks virüs bulaştığında her iki tipi de alınabilmektedir. Ayrıca özellikle HSV 2 denilen genital bölge uçuklarında cinsel temas ile virüs alındığı unutulmamalı ve yine cinsel temasla bulaşabilecek başka hastalıklar da akla getirilmelidir. Zira, HSV 2 virüsü kadar kolay bulaşabilen ve tehlikeli seyreden başka bir takım virüs hastalıkları da aynı kişiden alınmış olabilir ( Sarılık , AİDS, Frengi gibi…). Bu nedenle HSV 2 görülen bireylerde diğer cinsel yolla bulaşan hastalıkların da testler ile taranması doğru olacaktır.

Hastalık nasıl oluşmakta ve seyretmektedir?

Virüs alındıktan kısa bir süre sonra ( 2- 12 gün kadar zaman aralığında) içi su dolu keseler ve kaşıntılı lezyonlar oluşmaya başlar. Hastanın bağışıklık durumunun kuvvetine göre bir miktar yayılır. Virüsle temas eden bireylerin yarısından fazlasında ise herhangi bir şikayet olmamaktadır. Hasta hastalık nedeni olan virüsü vücuduna almış, sinir sistemine yerleşmiş vaziyettedir. Cinsel ilişkiye girdiği bireylere virüs bulaştırmaktadır. Bağışıklık sistemi baskılandığı herhangi bir durumda ise hastalık belirtileri ortaya çıkacaktır. Bazen bu süreci hasta hiç yaşamaz. Ancak virüsü taşıyıcılığı devam etmektedir.Bazen de yılda en az dört ayrı atak yaşarlar.

Hastalık hangi durumlarda kendini gösterir?

Yeterli beslenememe durumunda, aşırı A vitamini alındığında, aşırı alkol tüketiminde, yoğun stres dönemlerinde, grip vs. gibi bağışıklık sistemini yoran bazı hastalıklarda, adet dönemlerinde, sık cinsel ilişkiye girildiği dönemlerde, kişisel hijyen bozukluğunda hastalık tekrarlamaya başlar. Belirtiler en şiddetli ilk infeksiyonu aldığında görülse de bağışıklık sistemi burada ana rol oynadığından herhangi bir nüksde de şiddetlenebilir. Hastalık belirtileri 20 gün kadar sürebilmekte ve kadınlarda bu dönemde rahim ağzında olabilen yaralar yüzünden akıntı, ağrılı cinsel ilişki gibi şikayetler belirebilmektedir.

Gebelikte hastalıkla temas edilmesi veya hastalığın bu dönemde nüksetmesi gibi durumlarda ne yapılabilir?

Hastalık gebeliğin ilk üç ayında geçirilirse fetus üzerinde çok ciddi hasar oluşturması iddia edilmiş olsa da bu konu da bilimsel veriler bulunmamaktadır. Ayrıca bu hasarların ultrason ile tespiti de mümkün olmayabilir. Bu nedenle tüm gebeler gebeliğin ilk döneminde bu infeksiyonun geçirilip geçirilmediği yönünde taranmalıdır. Virüsün yeni alındığı aktif infeksiyonun geçirildiği vakalarda gebeliğin sonlandırılması düşünülebilir. Hastalığı daha önce almış ve bağışıklanmış bireylerde fetus açısından bir tehlike bulunmamaktadır. Bu gebelerin gebelikleri sırasında hastalığın nüksünü yaşamaları durumunda herhangi bir tedavi uygulanmamakta sadece destek yaklaşımları benimsenmektedir. Doğuma yakın genital uçuk geçiren gebelerde ise eğer lezyonlar mevcutken doğum başlarsa bu gebelerde bebeğin temas ederek virüsü almalarını engellemek için sezaryen tercih edilmelidir. Ayrıca bebeğin doğum sonrasında da bu virüsle temasını en aza indirmek için çok dikkat edilmelidir.

Herpes virüsün tedavisi nedir?

Herpes Virüsünün tam bir tedavisi mümkün olmamaktadır. Bu nedenle öncelikle virüsü kapmamaya özen göstermek gerekmektedir. Yabancılar ile temastan kaçınmak, cinsel ilişkide prezervatif kullanmak, ortak havlu vs. kullanımından uzak durmak gerekmektedir. Virüsü aldığımızı düşündüğümüz bireyi mutlaka bu durum hakkında bilgilendirmeli, kendisinin hastalık ihtimali hakkında dikkatini çekmeliyiz. Hastalığı kapma halinde veya nüksü önlemek için de bağışıklık sistemini güçlendirmeli, aşırı alkol, aşırı yorgunluk, beslenme bozukluğu, stres gibi durumlardan uzak kalmaya özen göstermeliyiz. Hastalık lezyonlarının en büyük sıkıntılarından biri de kolayca bakteri ile tekrar infekte olabilerek daha derin, daha geniş ve daha çok iz bırakan ülsreler haline gelebilmeleridir. Bu nedenle el ile temastan olabildiğince uzak durmalı, aktif lezyonların olduğu dönemde kağıt havluları tercih etmeli ve temastan kaçınmalıyız. Bakteri varlığında doktor kontrolünde antibiyotikleri kullanmalıyız. Genital bölgede yer alan bütün yaralar önemlidir. Burada en korkutucu olanı, başka hastalıkların herpes zannedilerek atlanması ihtimalidir. Bu nedenle her genital bölgede izlenen yara da mutlaka doktor muayenesi gerekmektedir. Ayrıca bir diğer önemli husus da, herpes infeksiyonu varlığında olası diğer cinsel yolla bulaşan hastalıkların da alınmış olma ihtimalidir.

Op. Dr. Cihangir Yılanlıoğlu
Memorial Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü
Ayrıntılı bilgi için; Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
www.memorial.com.tr



VAJİNAL ENFEKSİYONLARI
Kadınlarda oldukça sık rastlanılan vajinal akıntı, kaşıntı ve yanma gibi şikayetler, genellikle genital bölgede meydana gelen bakteri, virüs ve mantar enfeksiyonlarından kaynaklanmaktadır.

Bu tür enfeksiyonlara neden olan mikroorganizmaların bir kısmı cinsel yolla kişiden kişiye bulaşırken, bir kısmı da vajinanın normal florasında meydana gelen değişikliklere bağlı olarak enfeksiyon meydana getirir. Birçok kadın hayatı boyunca en az bir kere bu sorunla karşılaşmakta ve tedavi edilmediği takdirde vajinal enfeksiyonlar kişiye çok rahatsızlık verecek şekilde tekrarlayan bir hal alabilmektedir.

Vajinal mantar enfeksiyonlarının nedenleri nedir? Niçin özellikle yaz aylarında ortaya çıkar?

Özellikle yaz aylarında hava sıcaklığının yükselmesiyle beraber genital bölgenin nemli kalmasına bağlı olarak vajinal mantar enfeksiyonlarında artış görülmektedir. Çoğu kez vajinada normal olarak bulunan mantarların, vajen florasında meydana gelen değişiklikler sonucu aktif hale gelmesi ile kişide enfeksiyon gelişebilir. Antibiyotik kullanımı, gebelik, şeker hastalığı ve bağışıklık sisteminin baskılanmasına neden olan birtakım hastalıklarda, vaginal mantar görülme riski artmaktadır. Özellikle yaz aylarında ise genital bölgenin nemli kalmasına sebep olan sentetik çamaşırlar, dar pantolonlar da mantar enfeksiyonu riskini arttırmaktadır. Bunların dışında yine yaz aylarında ve özellikle havuz sonrası bu şikayetlerin arttığı görülmektedir. Burada sebep sanılanın aksine havuzdan mantar bulaşması değil, havuz suyundaki klorun vagen florasındaki yararlı bakterileri öldürmesi sonucu var olan mantar sporlarının aktif hale gelmesidir.

Vajinal mantar enfeksiyonunun en sık görülen belirtileri nelerdir?

Vajinal mantar enfeksiyonunun en sık görülen belirtisi, kaşıntı ve vajinada yanma hissidir. Bu durumda dış genital organlarda kızarıklık ve ödem meydana gelir. Mantar hastalıklarında oluşan kaşıntı genellikle çok şiddetlidir. Bazen kaşımaya bağlı olarak o bölgenin derisinde sıyrıklar ve küçük kanamalar dahi oluşabilir. Genellikle hastalarda beyaz renkli, kokusuz, süt kesiği kıvamında denilen akıntı da görülebilir. Bu belirtilere ek olarak şiddetli mantar enfeksiyonlarında idrar yaparken yanma, idrarın değdiği bölgelerde sızlama ve cinsel ilişki esnasında ağrı oluşabilir.

Vajinal mantar enfeksiyonları nasıl tedavi edilir? Enfeksiyonlardan korunmak mümkün müdür?

Kadınlarda oldukça sık olarak rastlanan bu tür enfeksiyonlar; vajinal fitiller, kremler ve gerektiği durumda ağızdan alınan ilaçlarla tedavi edilebilmekte, semptomlar ise 1-2 gün içinde gerileyebilmektedir. Hastaya oldukça sıkıntılı günler yaşatabilen bu enfeksiyondan korunmak için basit birkaç önlem oldukça yararlı olabilir. Öncellikle genital bölgenin ıslak ve nemli kalmasını önlemek için sentetik çamaşırlar ve dar kıyafetler giymekten kaçınılmalı, pamuklu ve rahat iç çamaşırlar tercih edilmelidir. Ayrıca genital bölgenin temizliği için normal sabun, parfümlü kozmetik ürünleri gibi tahrişe yola açabilecek temizlik ürünlerini değil, bu bölge için özel üretilmiş sabunlar kullanılmalıdır. Bunların dışında yaz aylarında havuz sonrası genital bölgenin kuru kalması için kadınların ıslak mayo veya bikini ile kalmamaları, klorlu sudan arınmak için de havuz sonrası duş almaları gerekmektedir. Kadınlar, kendilerinde herhangi bir zamanda gelişen akıntı, kaşıntı ve yanma gibi şikayetleri ciddiye almalı, herhangi bir sorunda kadın hastalıkları ve doğum uzmanına başvurmalıdırlar.

Trikomonas enfeksiyonu nedir? Tedavisi nasıldır?

Trikomonas enfeksiyonu paraziter kaynaklı cinsel yolla bulasan hastalıktır. Sıklıkla vajinit ve rahim ağzı enfeksiyonu yapmakla beraber son zamanlarda erken doğum, gebelikte zarların erken açılması, üst genital sistemde ameliyat sonrası enfeksiyonların oluşum mekanizmalarında adı geçmektedir. Çok sayıda cinsel partnerin olması, bariyer ya da hormonal kontrol yöntemlerinin kullanılmaması, daha önceden cinsel yolla bulaşan hastalık geçirmiş olması enfeksiyon riskini arttırır. Bulaşma oranı ilişkiyi izleyen 48 saat içinde kadınlarda %85 iken erkeklerde %70 tir. %50 olguda enfeksiyon belirti göstermez. Akıntı enfekte olmuş kadınların %50-75'nde mevcuttur. Klasik olarak tarif edilen köpüklü sarı-yeşil akıntı bu hastaların yarısından azında görülmektedir. Akıntıya karsı bağışıklık oluşmaz..Olguların %90'nda vajen PH'ı artar..Enfeksiyonun tanısı taze preparat ya da pap smear ile konur.Cinsel yolla bulaşabilen bir hastalık oldugu için eşli tedavi gerektirir..

Enfeksiyona bağlı olmayan vajinit (atrofik vajinit) ve tedavisi

Atrofik vajinit, menopozal dönemdeki kadınlarda görülen östrojen hormonunun eksikliğinden  kaynaklanan, yüzeyel salgı bezlerinden salgıların azalması, vajina epitelinde incelme, elastikiyetinde ve kayganlığında azalmayla kendini gösteren bir klinik durumdur. Zamanla vajinal kuruluk, cinsel ilişkide ağrı, hassasiyet gelişebilir. Hormonal desteğini yitirmiş vajen dokusunda ikincil enfeksiyonlar sıktır.Tedavide topikal östrojenli kremler ya da tabletler,vajinal kayganlaştırıcılar kullanılır.

Mikoplazma enfeksiyonları nedir?

Mikoplazmalar ne bakteri ne de virüs kategorisine uymayan farklı organizmalardır. Genital mikoplazma enfeksiyonları normal boğaz ve genital florada bulunan az miktardaki mikoplazmaların cinsel temas sonrası sayılarının artması ve kolonize olmalarıyla oluşur. Tekrarlayan düşüklerde yer alabilecekleri düşünülmektedir.Tanıda servikal kültür kullanılır. Tedavide doksisiklinle iki hafta süre ile eşli tedavi uygulanır.

Gebelik döneminde geçirilen Klamidya enfeksiyonu nedir?

Klamidyal enfeksiyonlar en sık görülen cinsel yolla bulaşan hastalıklardandır. %15-18 gonokokkal enfeksiyonlara eşlik ederler. Kadınlarda tüplerin akut ya da kronik enfeksiyonuna, idrarda yanma, sık idrara çıkma gibi şikayetlerle seyreden ancak idrar kültüründe üreme olmayan akut üretral sendroma, sezaryen sonrası pelvik enfeksiyona, düşüğe, erken doğuma, mukopürülan servisit denilen bir tür rahim ağzı enfeksiyonuna sebep olabilmektedir. Gebelikte plasentadan geçiş olmamakla birlikte doğum sonrası dönemde fetusta konjonktivit ve pnömoni gibi hastalıklara sebep olabilmektedir. Kültür ya da antijen saptamakla konulur. Gebelikte kullanılabilecek antibiyotikler eritromisin ve amoksisilindir. Gebelik harici dönemde tetrasiklinler, ofloksasin gibi antibiyotikler ve azitromisin tek doz tedavisi kullanılabilir.

Op. Dr. Asena Ayar
Memorial Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı
Logged

Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
Sizler İçin Yaptığımız Tüm Paylaşımlara Bir TEŞEKKÜRÜ Çok Görmeyin. 
Teşekkür Etmek İçin Açılan Konunun En sonunda "Teşekkür Et" Yazısına Tıklamanız Yeterli Olacaktır.
Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap       Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
!!! DuzceForum Kuralları !!!
Escapee81
Özel Üye ++
*****

Edilen Teşekkür
Sayısı: 244
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 4299

Yetki:

Nerden:


Kuyruguna basil(MA)dikca tirmala(MA)yan kedigil...


E-Posta
Durumum:


« Yanıtla #11 : Ocak 12, 2009, 05:51:15 ÖS »

ŞAŞILIK
Şaşılık, gözlerin istenilen hedefe birlikte bakamaması durumudur. Gözlerin bir tanesi hedefe bakarken; diğeri başka bir yere yönelmiştir.

Şaşılık tek gözde ise; kayan göz daha az görür ve tembel kalır. Şaşılık durumunda derinlik hissi ve 3 boyutlu algılama yoktur veya çok az gelişmiştir.

Şaşılıklar çocukluk çağı şaşılıkları, ikincil şaşılıklar ve paralitik şaşılıklar olarak 3 ana sınıfa ayrılabilirler. Çocukluk çağı şaşılıkların en sık rastlanılanı ise içe şaşılıktır. Bazen tek, bazen çift taraflı olabilirler. İçe şaşılıklar genellikle hipermetrop gözlerde gözlenir ve bazıları yalnızca uygun gözlük kullanımıyla düzelebilir. Gözlükle tam olarak düzelmeyen şaşılıkların ise ameliyatla düzeltilmeleri gerekir. Sürekli kayan göz görmeyi öğrenemez ve az görür. Bu yüzden diğer göz kapatılarak tembel gözün görme kuvveti arttırılmaya çalışılır. Şaşılık düzelse bile göz tembelliğinin tedavisi 7 yaşına kadar sürdürülür.

Çocukluk çağında dışa kayan gözler çoğunlukla miyopturlar. Dışa kayma bazen gizli bazen aşikar olabilir. Bu tip şaşılıkta güneş ışığı gizli şaşılığı aşikar hale getirebilir. Dışa şaşılıklar da bazen tek bazen de çift taraflı olabilirler.

Tek taraflı kaymalarda tembellik de gelişebilir. Gözün optik medyasında bir engel varsa görmeyen göz kayar. Özellikle çocuklarda katarakt ve göz içi tümörleri, yaşlılarda da ihmal edilmiş kataraktlar gözlerin dışa ya da içe kaymasına neden olabilir. Bu durum ikincil şaşılıktır. Gözlerinin kaydığından şüphelenilen çocukların ve özellikle göz bebeği aralığında beyazlık fark ediliyorsa hemen göz muayenesinden geçirilmeleri gerekir.

Şaşılıkların en önemli tiplerinden biri de sinirlerin felcine bağlı olarak gelişen paralitik şaşılıklardır. Paralitik şaşılıklar bazen doğuşta bile mevcuttur. Doğum travmaları bu tip paralitik şaşılıklardan sorumlu tutulabilir. Sonradan gelişen paralitik şaşılıklarda ise travma, nörolojik hastalıklar altta yatan nedenler olabilir.

Doğumsal paralitik felçlerde öncelikle göz tembelliği ve baş-boyun tutukluğu önlenmeye çalışılır. Sonradan gelişen paralitik şaşılıklarda çift görme çok rahatsız edicidir. Hasta tek gözünü kapatarak yaşamını sürdürmeyi tercih edebilir. Özel tip prizmatik camlar veya toksin iğneleriyle felcin geçmesine kadar vakit kazanılır. Felç ve çift görme şikayetleri 6 ay içinde geçmezse ameliyat kararı verilir.

YALANCI ŞAŞILIK

Birçok çocukta burun kökü geniş olduğundan gözlerinin içe kayıyor olmasından şüphelenilir. Yalancı şaşılık diye adlandırılan bu durumda gözler paralel bakmakta, ama burun kökü geniş olduğundan gözler buruna yakın, yani içe doğru şaşıymış gibi görünmektedirler. Yalancı şaşılık şüphesini mutlaka göz doktoru gidermelidir.

GİZLİ ŞAŞILIK

Gizli şaşılık ise gözlerden birisinin önü örtüldüğünde örtülen gözün kayması ile tespit edilir. Özellikle dalgın bakışlarda ortaya çıkan bu durum en sık miyopların uzağa dalgın bakarken gözlerinin dışarı kayması şeklinde görülür. Gizli şaşılıklar çoğunlukla sorun yaratmazlar, ama nadiren de olsa aşikar şaşılığa dönebilirler.

ŞAŞILIĞIN TEDAVİSİ

. Çocukluk şaşılıklarında önce en iyi gözlükler verilir.
. Gözlüklerle düzelme sağlanamamışsa cerrahi tedavi uygulanır.
. İkincil şaşılıklarda önce görmeyi etkileyen sorun çözülür, sonra en iyi gözlük verilir, yine düzelmezse cerrahi tedavi uygulanır.
. Paralitik şaşılıklarda ise akut dönemde önce prizmatik camlar ile düzeltme sağlanır; eğer 6 ay içinde sonuç alınmazsa cerrahi tedavi yapılır.

Şaşılıklarda cerrahi:
. Amaç gözleri paralel bakar hale getirmektir. Kayma miktarı belirlenerek gözlerin etrafındaki kaslardan az çalışanı kısaltılarak daha kuvvetli, fazla çalışanı ise geriletilerek daha zayıf hale getirilip bir denge yaratılır. Şaşılık ameliyatları gözün görme merkezlerinin dışında yapıldığı için görme ile ilgili risk taşımazlar.

Önemli noktalar:
. Şaşılık kayan gözün tembel olmasına neden olur. Bu nedenle kayma şüphesi varsa mutlaka göz doktoruna başvurulmalıdır.
. Kayan bir göz çok önemli bir göz içi hastalığının habercisi olabilir.
. Şaşılığın düzeltilmesi göz tembelliğini düzeltmez, tembellik tedavisi mutlaka 7 yaşına dek yapılmalıdır.

Op. Dr. Mustafa Temel Memorial Göz Merkezi


TİROİD BEZİ HASTALIKLARI
Boyunda hemen gırtlağın altına yerleşmiş bir salgı bezi olan Tiroit bezi, besinlerle aldığımız iyotu toplar ve T3 ve T4 denen tiroit hormonlarını yapar. Tiroit bezine ait sorunlar erkeklerden çok kadınlarda görülür.

Tiroit hormonlarının görevi nedir?
Tiroit hormonları, vücudumuzdaki her hücre ve dokunun fonksiyonlarını düzenler. Sağlıklı olmak için tiroit hormonlarının devamlı ve yeterli miktarda salgılanması gerekir. Az miktarda salgılanması vücut fonksiyonlarının yavaşlamasına, fazla miktarda salgılanması ise vücut fonksiyonlarının hızlanmasına neden olur.

Guatr nedir?   

Tiroit bezinin büyümesine guatr denir. Guatr değişik şekillerde bulunabilir. Nodülsüz guatrda her iki tirod bezi simetrik olarak büyümüştür. Tiroidin yüzü düz ve yumuşaktır.  Nodüler guatrda ise tiroit bezi büyümekle beraber içinde bir veya daha fazla nodül vardır.  Yüzü boğum ve tümseklerden oluşmaktadır.

Nodülsüz guatrın sebepleri nelerdir?

Nodülsüz guatr, tiroit glandının vücut için yeterli miktarda tiroit hormonu üretmemesi sonucu oluşur. Vücutta yapılan tiroit hormonları düşünce, tiroid bezi hücreleri, beyin tarafindan daha fazla hormon yapmak üzere uyarılır.Uyarılan tiroit hücreleri daha fazla hormon yapımını sağlamak için çoğalır ve büyür.

Nodüler guatr nasıl oluşur?

Beyinden gelen uyarılar bazen tiroit icindeki bir kisim hücreler tarafindan daha fazla algılanır ve bunun sonucu olarak diğer hücrelere nazaran daha fazla çoğalır. Çoğalan bu hücreler nodül dediğimiz tiroit içindeki yumruları oluşturur.

Tiroit nodülünün önemi nedir?

Tiroit nodüllerine çok rastlanır, ancak bunlarin %4-20'si tiroit kanser riski taşır. Özellikle küçük tek bir nodülün giderek büyümesi, sert ve çevresine yapışık olması kanser kuşkusunu artırır. Cok nodüllü bir guatr da kanser riski daha düşüktür.

Tiroid nodülleri nasıl değerlendirilir?

Tiroid nodüllerinin değerlendirilmesinde endokrinoloji, radyoloji, nükleer tıp ve patoloji üniteleri cerrahi ekibi ile birlikte çalışmaktadır. Tiroit nodülleri bir yandan ultrasonografi ile incelenerek kanser risk taşıyıp taşımadığı tespit edilirken, bir yandan da nükleer tıp ünitesi tarafından yapılan sintigrafik inceleme ve kanda bakılan hormon değerleri ile fonksiyon görüp görmedikleri ayrımı yapılır. Riski olmayan ufak nodüllerde gereksiz cerrahi uygulama yerine ilaçla tedavisi ve takip seçeneği uygulanmaktadır.

Tiroid nodüllerinde kanser arastırmasında ince iğne biopsisi standart hale getirilmiştir. Bu işlemi deneyimli patolog ve radyolog, cerrahla birlikte yapmaktadır. Gerekli olgularda ameliyat anında da bu üniteler bir araya gelerek ekip çalışması örneğini vermektedir.

Op. Dr. Yücel Yankol
Memorial Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı


TÜP KANSERİ
Midede hazımsızlık ve gaz sancısı şikâyetleri her zaman masum bir ağrıdan ibaret olmayabilir. Belirtilerinin karın ağrısı gibi şikâyetlerle karıştırılması ile kendini rahatlıkla kamufle etmesi ve geç teşhis edilmesi nedeniyle yüksek riskli bir hastalık olan "Tüp kanseri" kadınların korkulu rüyasıdır.

Tüp nedir?
Tüp, rahimle yumurtalıkların arasında yer alan ve döllenmenin gerçekleştiği rahmin bir parçasıdır. "Tuba" olarak da bilinen bu organın fonksiyonu, yumurtayı rahim boşluğuna nakletmek ve spermin yumurtaya doğru gitmesini sağlamaktır.

Tüp Kanseri (Tuba Kanseri)
Tuba kanseri, genital organ kanserleri arasında oldukça nadir görülen bir kanser türüdür. Rahim ağzı kanseri gibi erken yakalanabilen bir kanser türü olmadığı için ve semear gibi akıntı testleri ile teşhis edilemediği için erken tanısı pek mümkün değildir. Tuba kanseri, yumurtalık kanseri gibi çok geç teşhir edilebilen bir kanser türüdür.

Yumurtalık kanseri çok gözüktüğü ve geç teşhis edildiği için daha fazla tehdit unsuru oluşturur ancak tuba kanseri de belirtisi az olan ve fazla bilinmeyen bir türüdür. Geç teşhis edilmesi nedeniyle yüksek riskli bir hastalıktır. Tümör cinsi de çok kötü olan bu kanser, kadınların ancak yüzde 0.03'ünde görülse de dikkate alınmalıdır.

Nasıl tespit ediliyor?
Yumurtalık kanserinde olduğu gibi tuba kanserinde de dünyanın sağlık konusunda en ileri ülkelerinde bile hastalık, geç teşhis edilebilmektedir. Hastalığa yakalanan kadınların yüzde 75'inde, teşhis konduğu sırada kanser çevre organlara atlamış ve karın içine yayılmış olur. Karında bir takım ağrıların başlaması, karında su toplanması, karında bir kitle oluşması ancak hastalığın çok ileri dönemlerinde ortaya çıkan belirtilerdir ki o zamanda hastalık oldukça fazla ilerlemiş sayılır. Tabi bir kanserde ne kadar geç teşhis yapılırsa başarı oranı da o kadar düşmektedir.

Hastaların şikayetleri nelerdir?
Hastalık çok spesifik şikayetleri olmaz. Tuba kanserli hastalara baktığımızda, yumurtalık kanserli hastalarda olduğu gibi aylar önceden başlayan bir takım hazımsızlık şikayetleri karında çok belirgin olmayan ağrı şikayetleri belki gaz diye tanımlanan şikayetler, idrar yollarında ufak tefek şikayetler görülebilir. Ama bunlar herkeste görülebilen durumlardır ve pek çok kadın bunlara aldırmaz. Ancak hastalık ilerledikten sonra hastalığın belirtileri tanınmaya başlanır. Radyolojik değerlendirmeler yapıldığında ve ultrasona bakıldığında hastalık gözlemlenebilir.

Kadınlara neler tavsiye edersiniz?
Özellikle 40 yaşından sonra, menopoza yaklaşan kadınların muhakkak 6 ayda bir jinekolojik muayeneden geçmeleri gerekir. Senede 1 semear aldırmalı ve mutlaka ultrason çektirmelidirler. Şüpheli durumlar gözlediğinde ciddi olarak değerlendirmeye alınmalıdır.

Prof. Dr. Derin Kösebay
Memorial Hastanesi
Jinekolojik Onkoloji Bölümü


HERPES ( UÇUK) VİRÜSÜ
Herpes Simpleks ya da Uçuk hastalığı, Herpes Simpleks Virus denilen virüsün neden olduğu cilt ve mukozalarda gözlenen içi su dolu keselerden ibaret bulaşıcı bir hastalıktır.

Herpes Simpleks virüsünün sekiz tipi olup, klinik olarak en sık üç tipine rastlanmaktadır. HSV 1 daha çok ağız, burun ve çevresinde izlenirken, HSV 2 genital bölgede yerleşmektedir. HSV 3 ise Zona denilen rahatsızlığa yol açan, sinirlerde yerleşen tipidir.

Bu tip diğerlerinden farklı olarak içi su dolu keseler şeklinde değil, kızarıklık ve iğne batması şeklinde hissedilen diğerlerinden daha keskin ağrılar yapan bir tipidir. Kuşak şeklinde belirli bir alanı tutar ve öncelikle ağrılar başlar. Daha sonra ağrı duyulan alanlarda nokta nokta kızarıklıklar başlayarak sınırlı ve belirli bir alanı kaplayan döküntü oluşur. Virüsün tuttuğu bölgeye uyan cilt bölgesinde yerleşir. Bir süre devam ettikten sonra öncelikle ağrılar, ardından döküntü iz bırakmadan iyileşir.

Herpes Simpleks'in türleri organlara nasıl etki eder?

HSV 1 ise yüz, dudaklar, burun ve ağız içinde içi su dolu kabarcıklar oluşturur. Bu kabarcıklar çok kısa süre içerisinde açılıp üzerleri ülserleşir ve yakınlarındaki diğer küçük ülserlerle birleşme eğilimi gösterirler. Ardından üzeri sulanan bu yaralar kabuklaşır. Kabuklar sarı beyaz renktedir. Daha sonra kabuklar kendiliğinden yumuşayarak düşerler. İlk başta yerlerinde kahverengi bir leke bırakır . Daha sonra kahverengi bir ize dönüşür.

HSV 2 ise genital bölgeyi tutar. Kasıklar, kadında vajina dış dudakları, iç kısmı, anüs ile vajina arasındaki bölgeyi, rahim ağzını, erkekte penisin özellikle gövdeye yakın kısmını, nadiren penis başı ve testisleri, kalçaları tutabilir.

Nasıl bulaşır?

Herpes virüsü temasla bulaşır. Öpüşme, cinsel ilişki, aynı havluyu kullanma gibi virüsü taşıyan birey ile temas doğrultusunda virüsler alınır. Virüsler deri ve/ veya mukozalardaki çatlaklardan vücuda girerler. Sinir hücrelerini tutarak bu sinirlerin lifleri boyunca ilerlerler. Liflerin ganglion denilen ana merkezlerine yerleşirler. Ardından o bölgeye ait cilt ya da mukoza bölgesinde lezyonlarını oluşturmaya başlarlar. Virüsler yerleştikleri yerde ölmezler. Yapılan tedaviler de virüslerin yok edilmesini değil hastalık oluşturmalarını önlemek ya da en azından azaltmak amacıyla yapılabilmektedir.

Özellikle genital bölge uçukları için nelere dikkat edilmelidir?

Genelde Herpes Simpleks virüs bulaştığında her iki tipi de alınabilmektedir. Ayrıca özellikle HSV 2 denilen genital bölge uçuklarında cinsel temas ile virüs alındığı unutulmamalı ve yine cinsel temasla bulaşabilecek başka hastalıklar da akla getirilmelidir. Zira, HSV 2 virüsü kadar kolay bulaşabilen ve tehlikeli seyreden başka bir takım virüs hastalıkları da aynı kişiden alınmış olabilir ( Sarılık , AİDS, Frengi gibi…). Bu nedenle HSV 2 görülen bireylerde diğer cinsel yolla bulaşan hastalıkların da testler ile taranması doğru olacaktır.

Hastalık nasıl oluşmakta ve seyretmektedir?

Virüs alındıktan kısa bir süre sonra ( 2- 12 gün kadar zaman aralığında) içi su dolu keseler ve kaşıntılı lezyonlar oluşmaya başlar. Hastanın bağışıklık durumunun kuvvetine göre bir miktar yayılır. Virüsle temas eden bireylerin yarısından fazlasında ise herhangi bir şikayet olmamaktadır. Hasta hastalık nedeni olan virüsü vücuduna almış, sinir sistemine yerleşmiş vaziyettedir. Cinsel ilişkiye girdiği bireylere virüs bulaştırmaktadır. Bağışıklık sistemi baskılandığı herhangi bir durumda ise hastalık belirtileri ortaya çıkacaktır. Bazen bu süreci hasta hiç yaşamaz. Ancak virüsü taşıyıcılığı devam etmektedir.Bazen de yılda en az dört ayrı atak yaşarlar.

Hastalık hangi durumlarda kendini gösterir?

Yeterli beslenememe durumunda, aşırı A vitamini alındığında, aşırı alkol tüketiminde, yoğun stres dönemlerinde, grip vs. gibi bağışıklık sistemini yoran bazı hastalıklarda, adet dönemlerinde, sık cinsel ilişkiye girildiği dönemlerde, kişisel hijyen bozukluğunda hastalık tekrarlamaya başlar. Belirtiler en şiddetli ilk infeksiyonu aldığında görülse de bağışıklık sistemi burada ana rol oynadığından herhangi bir nüksde de şiddetlenebilir. Hastalık belirtileri 20 gün kadar sürebilmekte ve kadınlarda bu dönemde rahim ağzında olabilen yaralar yüzünden akıntı, ağrılı cinsel ilişki gibi şikayetler belirebilmektedir.

Gebelikte hastalıkla temas edilmesi veya hastalığın bu dönemde nüksetmesi gibi durumlarda ne yapılabilir?

Hastalık gebeliğin ilk üç ayında geçirilirse fetus üzerinde çok ciddi hasar oluşturması iddia edilmiş olsa da bu konu da bilimsel veriler bulunmamaktadır. Ayrıca bu hasarların ultrason ile tespiti de mümkün olmayabilir. Bu nedenle tüm gebeler gebeliğin ilk döneminde bu infeksiyonun geçirilip geçirilmediği yönünde taranmalıdır. Virüsün yeni alındığı aktif infeksiyonun geçirildiği vakalarda gebeliğin sonlandırılması düşünülebilir. Hastalığı daha önce almış ve bağışıklanmış bireylerde fetus açısından bir tehlike bulunmamaktadır. Bu gebelerin gebelikleri sırasında hastalığın nüksünü yaşamaları durumunda herhangi bir tedavi uygulanmamakta sadece destek yaklaşımları benimsenmektedir. Doğuma yakın genital uçuk geçiren gebelerde ise eğer lezyonlar mevcutken doğum başlarsa bu gebelerde bebeğin temas ederek virüsü almalarını engellemek için sezaryen tercih edilmelidir. Ayrıca bebeğin doğum sonrasında da bu virüsle temasını en aza indirmek için çok dikkat edilmelidir.

Herpes virüsün tedavisi nedir?

Herpes Virüsünün tam bir tedavisi mümkün olmamaktadır. Bu nedenle öncelikle virüsü kapmamaya özen göstermek gerekmektedir. Yabancılar ile temastan kaçınmak, cinsel ilişkide prezervatif kullanmak, ortak havlu vs. kullanımından uzak durmak gerekmektedir. Virüsü aldığımızı düşündüğümüz bireyi mutlaka bu durum hakkında bilgilendirmeli, kendisinin hastalık ihtimali hakkında dikkatini çekmeliyiz. Hastalığı kapma halinde veya nüksü önlemek için de bağışıklık sistemini güçlendirmeli, aşırı alkol, aşırı yorgunluk, beslenme bozukluğu, stres gibi durumlardan uzak kalmaya özen göstermeliyiz. Hastalık lezyonlarının en büyük sıkıntılarından biri de kolayca bakteri ile tekrar infekte olabilerek daha derin, daha geniş ve daha çok iz bırakan ülsreler haline gelebilmeleridir. Bu nedenle el ile temastan olabildiğince uzak durmalı, aktif lezyonların olduğu dönemde kağıt havluları tercih etmeli ve temastan kaçınmalıyız. Bakteri varlığında doktor kontrolünde antibiyotikleri kullanmalıyız. Genital bölgede yer alan bütün yaralar önemlidir. Burada en korkutucu olanı, başka hastalıkların herpes zannedilerek atlanması ihtimalidir. Bu nedenle her genital bölgede izlenen yara da mutlaka doktor muayenesi gerekmektedir. Ayrıca bir diğer önemli husus da, herpes infeksiyonu varlığında olası diğer cinsel yolla bulaşan hastalıkların da alınmış olma ihtimalidir.

Op. Dr. Cihangir Yılanlıoğlu
Memorial Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü
Ayrıntılı bilgi için; Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
www.memorial.com.tr



VAJİNAL ENFEKSİYONLARI
Kadınlarda oldukça sık rastlanılan vajinal akıntı, kaşıntı ve yanma gibi şikayetler, genellikle genital bölgede meydana gelen bakteri, virüs ve mantar enfeksiyonlarından kaynaklanmaktadır.

Bu tür enfeksiyonlara neden olan mikroorganizmaların bir kısmı cinsel yolla kişiden kişiye bulaşırken, bir kısmı da vajinanın normal florasında meydana gelen değişikliklere bağlı olarak enfeksiyon meydana getirir. Birçok kadın hayatı boyunca en az bir kere bu sorunla karşılaşmakta ve tedavi edilmediği takdirde vajinal enfeksiyonlar kişiye çok rahatsızlık verecek şekilde tekrarlayan bir hal alabilmektedir.

Vajinal mantar enfeksiyonlarının nedenleri nedir? Niçin özellikle yaz aylarında ortaya çıkar?

Özellikle yaz aylarında hava sıcaklığının yükselmesiyle beraber genital bölgenin nemli kalmasına bağlı olarak vajinal mantar enfeksiyonlarında artış görülmektedir. Çoğu kez vajinada normal olarak bulunan mantarların, vajen florasında meydana gelen değişiklikler sonucu aktif hale gelmesi ile kişide enfeksiyon gelişebilir. Antibiyotik kullanımı, gebelik, şeker hastalığı ve bağışıklık sisteminin baskılanmasına neden olan birtakım hastalıklarda, vaginal mantar görülme riski artmaktadır. Özellikle yaz aylarında ise genital bölgenin nemli kalmasına sebep olan sentetik çamaşırlar, dar pantolonlar da mantar enfeksiyonu riskini arttırmaktadır. Bunların dışında yine yaz aylarında ve özellikle havuz sonrası bu şikayetlerin arttığı görülmektedir. Burada sebep sanılanın aksine havuzdan mantar bulaşması değil, havuz suyundaki klorun vagen florasındaki yararlı bakterileri öldürmesi sonucu var olan mantar sporlarının aktif hale gelmesidir.

Vajinal mantar enfeksiyonunun en sık görülen belirtileri nelerdir?

Vajinal mantar enfeksiyonunun en sık görülen belirtisi, kaşıntı ve vajinada yanma hissidir. Bu durumda dış genital organlarda kızarıklık ve ödem meydana gelir. Mantar hastalıklarında oluşan kaşıntı genellikle çok şiddetlidir. Bazen kaşımaya bağlı olarak o bölgenin derisinde sıyrıklar ve küçük kanamalar dahi oluşabilir. Genellikle hastalarda beyaz renkli, kokusuz, süt kesiği kıvamında denilen akıntı da görülebilir. Bu belirtilere ek olarak şiddetli mantar enfeksiyonlarında idrar yaparken yanma, idrarın değdiği bölgelerde sızlama ve cinsel ilişki esnasında ağrı oluşabilir.

Vajinal mantar enfeksiyonları nasıl tedavi edilir? Enfeksiyonlardan korunmak mümkün müdür?

Kadınlarda oldukça sık olarak rastlanan bu tür enfeksiyonlar; vajinal fitiller, kremler ve gerektiği durumda ağızdan alınan ilaçlarla tedavi edilebilmekte, semptomlar ise 1-2 gün içinde gerileyebilmektedir. Hastaya oldukça sıkıntılı günler yaşatabilen bu enfeksiyondan korunmak için basit birkaç önlem oldukça yararlı olabilir. Öncellikle genital bölgenin ıslak ve nemli kalmasını önlemek için sentetik çamaşırlar ve dar kıyafetler giymekten kaçınılmalı, pamuklu ve rahat iç çamaşırlar tercih edilmelidir. Ayrıca genital bölgenin temizliği için normal sabun, parfümlü kozmetik ürünleri gibi tahrişe yola açabilecek temizlik ürünlerini değil, bu bölge için özel üretilmiş sabunlar kullanılmalıdır. Bunların dışında yaz aylarında havuz sonrası genital bölgenin kuru kalması için kadınların ıslak mayo veya bikini ile kalmamaları, klorlu sudan arınmak için de havuz sonrası duş almaları gerekmektedir. Kadınlar, kendilerinde herhangi bir zamanda gelişen akıntı, kaşıntı ve yanma gibi şikayetleri ciddiye almalı, herhangi bir sorunda kadın hastalıkları ve doğum uzmanına başvurmalıdırlar.

Trikomonas enfeksiyonu nedir? Tedavisi nasıldır?

Trikomonas enfeksiyonu paraziter kaynaklı cinsel yolla bulasan hastalıktır. Sıklıkla vajinit ve rahim ağzı enfeksiyonu yapmakla beraber son zamanlarda erken doğum, gebelikte zarların erken açılması, üst genital sistemde ameliyat sonrası enfeksiyonların oluşum mekanizmalarında adı geçmektedir. Çok sayıda cinsel partnerin olması, bariyer ya da hormonal kontrol yöntemlerinin kullanılmaması, daha önceden cinsel yolla bulaşan hastalık geçirmiş olması enfeksiyon riskini arttırır. Bulaşma oranı ilişkiyi izleyen 48 saat içinde kadınlarda %85 iken erkeklerde %70 tir. %50 olguda enfeksiyon belirti göstermez. Akıntı enfekte olmuş kadınların %50-75'nde mevcuttur. Klasik olarak tarif edilen köpüklü sarı-yeşil akıntı bu hastaların yarısından azında görülmektedir. Akıntıya karsı bağışıklık oluşmaz..Olguların %90'nda vajen PH'ı artar..Enfeksiyonun tanısı taze preparat ya da pap smear ile konur.Cinsel yolla bulaşabilen bir hastalık oldugu için eşli tedavi gerektirir..

Enfeksiyona bağlı olmayan vajinit (atrofik vajinit) ve tedavisi

Atrofik vajinit, menopozal dönemdeki kadınlarda görülen östrojen hormonunun eksikliğinden  kaynaklanan, yüzeyel salgı bezlerinden salgıların azalması, vajina epitelinde incelme, elastikiyetinde ve kayganlığında azalmayla kendini gösteren bir klinik durumdur. Zamanla vajinal kuruluk, cinsel ilişkide ağrı, hassasiyet gelişebilir. Hormonal desteğini yitirmiş vajen dokusunda ikincil enfeksiyonlar sıktır.Tedavide topikal östrojenli kremler ya da tabletler,vajinal kayganlaştırıcılar kullanılır.

Mikoplazma enfeksiyonları nedir?

Mikoplazmalar ne bakteri ne de virüs kategorisine uymayan farklı organizmalardır. Genital mikoplazma enfeksiyonları normal boğaz ve genital florada bulunan az miktardaki mikoplazmaların cinsel temas sonrası sayılarının artması ve kolonize olmalarıyla oluşur. Tekrarlayan düşüklerde yer alabilecekleri düşünülmektedir.Tanıda servikal kültür kullanılır. Tedavide doksisiklinle iki hafta süre ile eşli tedavi uygulanır.

Gebelik döneminde geçirilen Klamidya enfeksiyonu nedir?

Klamidyal enfeksiyonlar en sık görülen cinsel yolla bulaşan hastalıklardandır. %15-18 gonokokkal enfeksiyonlara eşlik ederler. Kadınlarda tüplerin akut ya da kronik enfeksiyonuna, idrarda yanma, sık idrara çıkma gibi şikayetlerle seyreden ancak idrar kültüründe üreme olmayan akut üretral sendroma, sezaryen sonrası pelvik enfeksiyona, düşüğe, erken doğuma, mukopürülan servisit denilen bir tür rahim ağzı enfeksiyonuna sebep olabilmektedir. Gebelikte plasentadan geçiş olmamakla birlikte doğum sonrası dönemde fetusta konjonktivit ve pnömoni gibi hastalıklara sebep olabilmektedir. Kültür ya da antijen saptamakla konulur. Gebelikte kullanılabilecek antibiyotikler eritromisin ve amoksisilindir. Gebelik harici dönemde tetrasiklinler, ofloksasin gibi antibiyotikler ve azitromisin tek doz tedavisi kullanılabilir.

Op. Dr. Asena Ayar
Memorial Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı
Logged

Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
Sizler İçin Yaptığımız Tüm Paylaşımlara Bir TEŞEKKÜRÜ Çok Görmeyin. 
Teşekkür Etmek İçin Açılan Konunun En sonunda "Teşekkür Et" Yazısına Tıklamanız Yeterli Olacaktır.
Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap       Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
!!! DuzceForum Kuralları !!!
Escapee81
Özel Üye ++
*****

Edilen Teşekkür
Sayısı: 244
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 4299

Yetki:

Nerden:


Kuyruguna basil(MA)dikca tirmala(MA)yan kedigil...


E-Posta
Durumum:


« Yanıtla #12 : Ocak 12, 2009, 05:55:05 ÖS »

VARİS
Varis, toplardamarların genişlemesi, uzaması ve kıvrımlı hal alması olarak tanımlanan varis, yetişkin nüfusun büyük bir kısmını etkileyen önemli bir sağlık problemidir.

Varis nedir?

Toplardamarların genişlemesi, uzaması ve kıvrımlı hal alması olarak tanımlanan varis, yetişkin nüfusun büyük bir kısmını etkileyen önemli bir sağlık problemidir. Özellikle hareketsiz, sürekli oturarak ya da uzun sürekli ayakta çalışmayı gerektiren günümüz çalışma koşulları, çalışan kadınların büyük bir bölümünü varis hastalığı açısından riskli gruba sokmaktadır. Varis, uzun süre ayakta kalan ya da uzun süre oturarak çalışanlar için risk faktörü oluşturmaktadır. 4 saatten fazla ayakta kalanlarda varis olma riski 3 kat fazladır. Kadınlarda erkeklere oranla 4 kat fazla görülür. Hamilelik ve aşırı kilolar, doğum kontrol hapları ve hormon tedavileri de varis hastalığına yatkınlığı artırmaktadır.

Varis oluşumunun sebepleri nelerdir? Varis oluşumunda kalıtım, riskli yaşam tarzı ve sigara kullanımı önde gelen risk faktörleridir. Aile öyküsünün pozitif olduğu hastalarda varis görülme riski, ailesinde varis olmayanlara göre 4.4 kat daha fazladır. Uzun süre ayakta kalmak ya da uzun süre oturarak iş yapmak bir risk faktörü olduğu gibi, günde 4 saatten fazla ayakta kalanlarda varis gelişme riski, 2.7 kat artmaktadır.

" Uzun süre ayakta durmak
" Hamilelik
" Şişmanlık
" Oturarak çalışmak
" Hareketsizlik
" Yaşlılık
" İlaç kullanımı (Doğum kontrol hapları, menopoz döneminde kullanılan hormon replasman tedavileri)

Varisin belirtileri nelerdir? Hastaların en yaygın belirtileri; bacaklarının görüntüsünün bozulması, uzun süre ayakta durunca ortaya çıkan bacak ağrısı ve bacaklarda ağırlaşma hissidir. Uzun süreli bacak varislerinde kronik ayak bileği şişliği ve bacak ülserleri gelişebilir. Uzun süre ayakta durma veya obezite (şişmanlık) tüm bacak varislerinin etkilerinin daha da artmasına neden olur. Bununla birlikte; ağrı, dolgunluk hissi, kaşıntı, ayak bileğinde şişme, gece krampları, kanamalar, cilt değişiklikleri ve açık yaralardır.

Varis nasıl tedavi edilmektedir? Varis tedavisinde amaç, yaşam kalitesini artırmaktır. Hastalık genellikle iyi huylu seyir gösterip hastaların çoğunda ameliyat gerekmez. Bu nedenle hastalığın seyri çok ciddi değilse girişimsel tedavilerden kaçınılmalıdır. Büyük varisleri bulunan hastalarda, kanama veya bacak ülseri gibi durumlar gelişirse cerrahi tedavi yöntemleri uygulanır. Etken sebepler ortadan kaldırılmadıkça (fazla kilo, uzun süre ayakta durma, östrojen kullanımı) varisin belli bir süre sonra tekrarlayacağı unutulmamalıdır.

Bacaklara masaj yaparak sürülen jel ve merhemler, kısa sürede ağrıları hafifletir. Ancak etkisi kısa süreli olduğundan bunu tekrarlamak gereklidir. Oral yolla alınan ilaçlar ise etkilerini daha uzun sürede gösterirler, ancak daha faydalıdırlar. Etkilerini tam olarak göstermeleri üç ayı bulabilir. Araba kullanırken, otobüste veya uçakta uzun süre hareketsiz otururken varisin neden olduğu ağrılar artış gösterebilir. Bu nedenle seyahate çıkmadan bir hafta önce varis ilaçları kullanmaya başlanmalıdır. Yolculuk sırasında varis çorabı giymek, bol miktarda su içmek, ağrıları azaltmaktadır.

Kaynak: Op. Dr. Naci Yağan
Memorial Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı


YENİ DOĞAN SARILIĞI
Zamanında doğan bebeklerin yüzde 60'ında, erken doğan bebeklerin ise yüzde 80'inde yaşamın 2-3. günleri başlayıp bir hafta süren sarılık görülebilir.

Bunun nedeni, kan ve dokularda aşırı miktarlarda "bilirubin" maddesinin birikmesidir. Bilirubin, başlıca alyuvar hücrelerinin parçalanmasıyla ortaya çıkan "HEM" isimli maddenin metabolizması sonucu oluşur. Bilirubin doğumdan önce plasenta aracılığıyla, doğumdan sonra ise bebek tarafından vücuttan atılır. Sarılık, bilirubinin aşırı miktarda yapımı, vücuttaki metabolizması veya vücuttan atılımındaki aşamalar sonucu oluşan bozukluktan kaynaklanır. Sarılığın gözle görülür hale gelmesi için, kanda belirli bir seviyenin üstüne çıkması gerekmektedir. Sadece yüzde görülen sarılık önemli olmayabilir ama vücutta da görülüyorsa mutlaka doktor tarafından değerlendirilmelidir.  Yeni doğan bebeklerin büyük çoğunluğunda çeşitli nedenlere bağlı olarak belli risk oranlarında sarılık görülebiliR. Genellikle anne ile bebek arasındaki kan uyuşmazlığı nedeni ile ortaya çıkan bu hastalık, zamanında önlem alınmadığı takdirde beyin hasarı ile birlikte zihinsel gerişim geriliğine yol açabilir.

Hayatın birinci günü başlayan sarılık çok önemlidir ve bu genellikle kan uyuşmazlığının belirtisidir. Anne Rh(-), bebek Rh(+) kan grubundaysa bu "Rh uyuşmazlığı", anne 0 grubu, bebek A,B veya AB grubuysa bu uyuşmazlığa da "ABO uyuşmazlığı", denir. Rh uyuşmazlığına bağlı sarılık genellikle ilk çocukta sorun olmaz. Doğumdan hemen sonra annede oluşan antikorları bloke etmek için, Rhogam kullanılır. ABO uyuşmazlığı, Rh uyuşmazlığına göre daha hafif seyreder ve ilk bebekte sarılık görülebilir. Gebe annelerin kan gruplarına bakılarak, Rh(-) ve 0 grubu annelerin bilinmesi, bebeklerin kan uyuşmazlığı yönünden izlenmesi gerekmektedir. Fizyolojik sarılık yaşamın üçüncü gününde başlar. Bir hafta içinde kalıcı bir etki bırakmadan bilirubin değeri normale döner. Anne sütü ile beslenen bebeklerde, mama ile beslenenlere göre daha yüksek oranda sarılık görülmektedir. Ancak "anne sütü sarılığı" tanısının konması için, sarılığa yol açan diğer patolojik nedenlerin elenmesi gerekir. Normal yenidoğanda sarılığın iki haftadan uzun sürmesi uzamış sarılık olarak tanımlanır ve bunun araştırılması gerekir. Nedenlerin en önemlilerinden biri, tiroid bezinin az çalışması veya yokluğu olarak bilinen hipotiroididir. Uzamış sarılıklarda hipotiroidi mutlaka araştırılmalıdır. Tanı ve tedavi gecikirse bebekte zihinsel gelişim geriliği ortaya çıkar.

Tedavisi nasıldır?

Sarılık görülen bebeklerde kan tahlili yapılır ve fototerapi veya gerekirse kan değişimi uygulanır. Sarılık çok yükselir ve tedavi edilmezse, bebeğin beyin hücreleri düzelmeyecek şekilde etkilenebilir. Beyin hücreleri, bir kez sarılığa bağlı zarar gördüyse bu durumu düzeltmek için yapılabilecek hiçbir tedavi yöntemi yoktur. Bebek sarardığında mutlaka doktor tarafından izlenmeli, gerekiyorsa tedavi hemen uygulanmalıdır. Ayrıca sarılığın derecesi ne olursa olsun 15 günü geçen sarılıklar, doktor tarafından değerlendirilmelidir.

Uz. Dr. Ercan Tutak
Memorial Hastanesi Yeni Doğan Yoğun Bakım Sorumlusu


POLİKİSTİK OVER SENDROMU (PCOS)
Memorial Hastanesi Tüp Bebek Merkezi'nden Op. Dr. Güvenç Karlıkaya, yumurtlama probleminin önde gelen sebebi 'Polikistik Over Sendromu' hakkında bilgi verdi.

Polikistik Over Sendromu, kadınlardaki önemli bir yumurtlama problemidir. Bu sorun, toplumdaki her 5 kadından birinde görülebiliyor. Bunun için kadınların her yıl düzenli olarak jinekolojik muayenelerini yaptırmaları gerekiyor.

Polikistik Over Sendromu nasıl oluşur?
Kadın vücudunda bulunan iki yumurtalık, bir adet döneminde döllenmeye müsait bir olgun yumurta geliştirir. Bu yumurta gelişimini ve olgunlaşmasını "Follikül" adı verilen içi sıvı dolu bir kesecikte tamamlar. Polikistik Over Sendromu'nda ise birçok yumurta aynı anda olgunlaşmaya çalışır fakat bunu başaramazlar. Sonuçta bir çok yumurta vardır ama bunların hiçbiri gelişip döllenme yeteneği kazanamazlar. Ultrason muayenesinde ise yumurtalıklar, içerisinde gelişmemiş yumurta bulunan bir çok kesecik yani birçok kist şeklinde görülür.

Polikistik Over Sendromu'ndan hangi durumlarda şüphelenilmelidir?
Çocuk sahibi olmak amacı ile tüp bebek merkezlerine başvuran kadınların yaklaşık %20' sinde yumurtlama problemi mevcuttur. Yumurtlama problemlerinin en önde gelen sebebi ise Polikistik Over Sendromu adı verilen durumdur. Özellikle bir kadın düzensiz adet görüyor, tüylenmede artış mevcut ve kilosu da normalin üzerinde ise, bu sendromdan kuvvetle şüphelenilmeli, gerekli muayene, ultrason ve tetkikler yapılarak durum açıklığa kavuşturulmalıdır.

Polikistik Over Sendromu'nun sebebi nedir?
Hastalığın gelişim mekanizmasında karbonhidrat metabolizmasını düzenleyen "İnsülin" hormonunun da etkili olduğu düşünülmektedir. Zira bu hastalar aynı zamanda kilolu kişilerdir. Aşırı kilo ise insülin direncine sebep olur. İnsülin direnci gelişmesi Polikistik Over Sendromu'nun tetikleyici nedenlerinden biri olabilir.

Hastalık nasıl tedavi edilir?
Tedaviyi planlarken öncelikle bu hastaların diyetisyen gözetiminde ideal kilolarına inmeleri sağlanmalıdır. Gerekirse insülin direncini kırmak için şeker hastalarında kullanılan "Metformin" ilaç tedavisi bu dönemde kullanılabilir. Tıbbi tedavi ve kilo kaybı sonucunda adette önemli oranda düzelme olabilmekte, yumurtlama probleminin ortadan kalkmasıyla bazen gebelik kendiliğinden oluşabilmektedir. Ancak bu işlemlerden sonra adet düzensizliği devam ediyorsa, yumurtlamayı uyaran ilaçlar ve hormon iğneleri uygulanabilir. Bu takipler sonucu gelişen yumurtalardan normal ilişki önerilerek veya aşılama yöntemi ile gebelik oluşturulmaya çalışılır. 3-4 kez yapılan takip ve aşılama ile gebelik elde edilememiş ise tüp bebek yöntemine geçilmesi önerilir.

Polikistik Over Sendromu kendini farklı bir karakterle gösterebilir mi?
Bazen ultrason muayenesinde yumurtalıkların görüntüsü Polikistik Over Sendromu gibi izlenebilir. Bunu gerçek Polikistik Over Sendromu ile karıştırmamak gerekir. Adetler düzenli olabilir, kilo fazlalığı ve tüylenmede artış olmayabilir fakat yapılan ultrason muayenesi sonucu yumurtalıkların polikistik görüntüde olduğu ifade edilebilir. Böyle durumlarda da 1 yıl korunmasız düzenli ilişkiye rağmen gebelik oluşmuyorsa mutlaka bir merkeze başvurulmalıdır.

Polikistik Over Sendromu olan kadınlara neler önerilir?
Polikistik Over Sendromu olan kadınlara gebelik sonrası da jinekolojik takipleri bırakmamaları ve yıllık muayenelere devam etmeleri önerilir. Bu hastalarda ileri yaşlarda şeker hastalığı başta olmak üzere bazı hastalıkların gelişimi söz konusu olabilmektedir. Bunu önlemek için aşırı kilo alımı engellenmeli ve gerekirse ilaçlarla düzenli adet görmeleri sağlanmalıdır.


ZATÜRREE NEDİR?
Zatürree özellikle kış aylarında artış gösteren ve tedavi edilmediğinde ölümle sonuçlanabilen bir hastalıktır. Alt solunum yolu hastalıkları arasında en sık rastlanan hastalıklar arasında yer alan zatürree, "Akciğer iltihabı" olarak da tanımlanmaktadır.

Tıp dilinde "pnömoni" olarak adlandırılan hastalık, akciğerlerde bulunan hava keseciklerinin iltihabi bir sıvıyla dolduruyor ve akciğerlerin oksijen alışverişini bozuluyor. Hastalık bakteriler, virüsler, mycoplazma, pnömosistis gibi mikroorganizmalar ile görülüyor.

Bakteriyel zatürre: Bakteriyel Zatürree her yaş grubunda görülüyor. En sıklıkla rastlanan etken pnömokoklardır. Sıklıkla alkol kullananlar kronik akciğer ve kalp hastalığı olanlar ve başta yeni ameliyat olmuş hastalar olmak üzere bağışıklık sistemi zayıflamış kişilerde hastalığa yakalanma riski artıyor. Belirtileri: Ateş, titreme, öksürük, sarı veya yeşil renkte, kanlı balgam çıkarma, göğüs ağrısı ve terleme. Dakikadaki solunum sayısı ve nabız hızı artarken, ağır vakalarda kanda oksijen azalmasına bağlı olarak dudaklar, tırnaklar morarabilir, hastada bilinç bulanıklığı gelişebilir.

Mycoplasma ve Legionella zatürresi ( Atipik pnömoni): Mycoplasma"lar, insanda hastalık nedeni olan ve serbest yaşayan canlılar olarak biliniyor. Hem bakteri, hem virüs özelliği taşıyorlar. Genellikle hafif şiddette ancak insandan insana kolaylıkla bulaşan ve bu nedenle salgınlar halinde seyreden bir zatürree etkeni olarak nitelendiriliyor. Tüm yaş gruplarında görülmekle birlikte, en sık çocuk ve genç erişkinlerde görülüyor. Tedavi edilmese de hastalıktaki ölüm oranı düşük seyrediyor. Legionella pnömonisi ise daha çok havalandırma sistemleri ile bulaşan zatürree olarak bilinir. Bu iki tip zatürreenin belirtileri benzerdir. Hastanın en yaygın şikayeti öksürüktür. Ayrıca ateş, titreme, bulantı, kusma, baş ve kas ağrısı, halsizlik görülebilir.

Virütik zatürree: Özellikle çocuklarda üst solunum yolu enfeksiyonuna, bazen de zatürreeye neden olan birçok virüs saptanmıştır. Virütik zatürree "antibiyotik" kullanmadan kısa sürede iyileşebilen bir rahatsızlıktır. Ancak İnfluenza virüsü ağır zatürreeye yol açmakla birlikte; kalp, akciğer hastalığı olanlarda, gebelerde ölüme dahi yol açabilir.

Belirtileri: Ateş, baş ağrısı, kuru öksürük, kas ağrısı ve halsizlik gibi gribal enfeksiyonlarda görülen belirtilerle ortaya çıkıyor. Bazen viral zatürreeye bakteriyel zatürree de ekleniyor ve o zaman bakteriyel zatürreeye ait belirtiler görülür.   

Zatürreenin belirtileri nelerdir?

Zatürree, türlerine göre belirtileri değişen bir hastalıktır. Bakteriyel zatürreede yüksek ateş, titreme, öksürük, sarı yeşil renkli veya kanlı balgam, göğüs ağrısı ve terleme ile gelirken Mycoplasma veya Legionella zatürreesinde ise en yaygın şikayet kuru öksürüktür.Virütik zatürrede ise ateşle birlikte  başağrısı, kuru öksürük, kas ağrısı ve halsizlik gibi gribal enfeksiyon belirtileri görülebilir..
 
Zatürreenin tedavisi nedir?

Sağlıklı erişkinlerde bakteriyel, mycoplasma ve legionella enfeksiyonlarında "antibiyotik" kullanımı tedavide başarı sağlıyor. Viral zarürrelerde iyileşme kendiliğinden olabiliyor. Antibiyotiklerin yanı sıra ağrı ve ateş için parasetamol veya nonsteroid antiinflamatuvar ilaçlar, balgam söktürücü ilaçlar, kanda oksijen düzeyi düşerse oksijen tedavisi veriliyor. Hastaların diyetine dikkat etmesi ve günde en az 8 bardak su içmesini önerilir. Bu arada antibiyotik verdiğimiz halde hastanın ateşi 3 gün yüksek seyredebilir. Eğer 3'üncü günden sonra ateş hala yüksekse, doktora danışmak gerekir.

Zatürreeden nasıl korunma yöntemleri nelerdir?

Zatürree aşısı, pnömokoklara karşı koruyucu antikorların yapımını sağlayarak organizmayı bunlara karşı kuvvetli hale getirir. Pnömokokların 80'den fazla türü vardır. Aşı içinde bunların en çok hastalık yapabilme özelliği olan 23 tanesi bulunur. Bunlar da zatürreeye neden olan pnömokokların % 90'ını kapsamaktadır. Tek bir doz aşı ile yıllar süren bir bağışıklık elde edilmektedir. Bağışıklık sistemini zayıflatan hastalıklarda aşının 5 yıl sonra tek bir kez tekrarlanması önerilmektedir. Dünya Sağlık Örgütü, ölümcül sonuç doğurabilecek bu hastalık için özellikle risk gruplarının, özetle kalp, akciğer, böbrek hastaları, diyabet gibi kronik hastalıkları olan kişilerle, 65 yaşını aşmış insanlar, huzurevi gibi toplu yerlerde yaşayanların aşılanarak zatürreeden korunması gerektiğini vurgulamaktadır.

Uz. Dr. Füsun Soysal
Memorial Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı


ZONA HASTALIĞI (HERPES ZOSTER)
Varisella zoster virusunun yol açtığı veziküler (içi su dolu küçük kesecikler) ile seyreden bir enfeksiyondur. Su çiçeği enfeksiyonu sonrası sinir köklerinde latent(uyur) hale geçen virus, bazı faktörlerle aktive olarak zonayı oluşturur.

Bağışıklık sistemin zayıfladığı herhangi bir hastalık seyrinde( Grip,idrar yolu enfeksiyonu, kanser, gibi..) ve yoğun stres altında kolaylıkla zona ortaya çıkabilir.

50 yaşın üzerinde daha sık olmakla beraber her yaşta görülebilir. Virus bir sinir trasesi boyunca lokal olarak sinir hücrelerinden deri yüzeyine ulaşır ve burada veziküler döküntülerle kendini gösterir. Genellikle vücudun bir yarısında görülür.(Gövdenin sağ tarafında döküntüler varsa, sola geçmez.) Ancak bazen yaygın olabilir. En sık gövdenin bir yarısında döküntü görülür. Diz, dirsek altında kalan bölgelerde zona oldukça seyrek görülür.

Üç gün sonra kabarcıklar en yaygın halini alır. Bundan sonra kabarcıklar patlıyarak kabuk bağlamaya başlar ve 2-3 hafta sonra iyileşir.  Bu kabarcıklar ortaya çıkarken ateş yükselebilir ve bazı hallerde lenf bezleri şişebilir. Çok nadiren zona hastalığı geçtikten haftalar ve hatta aylar sonra buradaki sinirlerde ağrılar görülür ve buna postzosterik nevralji (zona sonu sinirsel ağrı ) denir.

Belirtiler:

Zonanın çıkacağı bölgede önce kaşınma, batma; bazen ağrı gibi şikayetler olur. Bu dönemde zonanın çıkacağı bölgelerde görülen ağrılar; kalp ağrısı, apandisit, migren gibi hastalıklarla karışabilir. Dolayısıyla hasta bu branşlarda çok sayıda gereksiz tetkiklerle zaman kaybedebilir. Bu şikayetlerden birkaç gün sonra ortaya çıkan deri lezyonları, kolaylıkla zona tanısının konulmasına yardımcı olur. Döküntüler; içi su dolu kesecikler şeklindedir ve bunlar gruplaşma eğilimi gösterir. Hastalık bulaşıcı değildir. Gebelikte geçirilen zona, çocuğu etkilemez. Hastalığın tuttuğu alanlar çok önemlidir. Örneğin göz etrafını tutan zonada; görme problemleri, kulak etrafını tuttuğunda 8. sinir tutulumuna bağlı işitme kayıpları gibi ciddi yan etkiler görülebilir.

Tanı ve tedavi:

Tanı dermatolojik muayene ile konur. Ağrılı, gruplaşmış, içi su dolu kesecikler kolaylıkla tanının konulmasını sağlar.

Tedavinin esasını, ağızdan antiviral verilmesi oluşturur. B vitamini, zona sonrası oluşabilecek ağrıların önlenmesinde çok önemlidir. Vücut direncini artırıcı vitamin desteği de takviye olarak verilmelidir. Ağrının da tedavi sırasında kontrol altına alınması gerekir. Zonanın tedavisi sonrasında ağrı devam ediyorsa, antidepresanlar ve antikonvülzan ilaçlara( epilepsi-sara- tedavisinde kullanılır) başvurulabilir. Hastalara bol su içmeleri,sağlıklı beslenmeleri ,istirahat etmeleri ve stresten uzak durmaları önerilir.

Uz. Dr. Ayfer Aydın
Memorial Hastanesi Dermatoloji Bölümü
Logged

Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
Sizler İçin Yaptığımız Tüm Paylaşımlara Bir TEŞEKKÜRÜ Çok Görmeyin. 
Teşekkür Etmek İçin Açılan Konunun En sonunda "Teşekkür Et" Yazısına Tıklamanız Yeterli Olacaktır.
Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap       Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
!!! DuzceForum Kuralları !!!
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer: